20 Nisan 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

a İmsak Vakti 02:00
İstanbul 15°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Baklava karteli (I)

2040 yılına girildiğinde; yaklaşık on beş yıl önce dünya devletlerinin aldığı ortak kararla şeker, çikolata, tatlı türevleri dünya üzerinde yasaklanmış

2040 yılına girildiğinde; yaklaşık on beş yıl önce dünya devletlerinin aldığı ortak kararla şeker, çikolata, tatlı türevleri dünya üzerinde yasaklanmış, bu yasak nedeniyle ciddi bir talebi karşılamak amacıyla bir grup yeraltı dünyası insanının girişimiyle baklava karteli oluşturulmuştu.

İllegal bu oluşum, tadını bir neslin neredeyse hiç tatmadığından hatırlamayacağı baklavanın imalatını yeraltına taşımayı başarmış ve dünya üzerinde dağıtımlarına hakim olmuşlardı. Kim bilebilirdi ki şöbiyetin yasaklı bir ürün olarak bağımlılar için özel üretileceğini; dünya bakalım daha neler görecekti. Bu hikaye, hayallerine kestirme yollarla ulaşmaya çalışırken başına maceralarla birlikte birçok belanın da geldiği bir genç adamın hikayesidir.

Baklava karteline girdiğinde 14 yaşındaydı. İlk taşıyıcılığını bir şöbiyet dilimini Mete’nin sevgilisi Gamze’ye götürerek yaptı. Korktu. Evet, hem de çok korktu. Kahvenin önünden geçerken herkes sanki ona bakıyor ve taşıdığı şeyi anlamışlar da ihbar edeceklermiş gibi geliyordu. Plastik poşet içine sarıp cebine koyduğu mukavva kutuyu bir eliyle tutuyor, ezilmesine engel olacak bir koruma kalkanı oluşturmaya çalışıyordu. Güzel de kokuyordu bu meret; ah birazcık tadına bakabilseydi keşke. Ama biliyordu ne kadar tehlikeli olduğunu ve çabucak ulaşmak istediği Arzum Kuaför salonuna odaklanmaya çalıştı.

Evet, Arzum Kuaför Salonu… Bir an önce yakalanmadan ve şüpheleri üzerine çekmeden verilen adrese ulaşmak zorundaydı. Ulaşmakla da bu tehlikeli serüven bitmiyordu. Kimse anlamadan teslimatı yapmak, yakalanmadan geri dönmek zorundaydı. Bu işin sonunda kazancı muhteşem olacaktı. Korkuları devam ederken köşedeki marketi geçti, artık sokağın sonuna ulaştığında kuafördeki Gamze’ye teslimatı yapabilecekti.

“‘Bu dünyaya giren bir daha çıkamaz’, diyorlardı. Çok lezzetli olmasındandır.” diye düşündü. Acımasız bir dünya olacağı aklına gelmemişti.

Kaldırım taşlarına bakarak biraz da vitrinleri izleyerek yoluna devam etti. Şüphe çekmediğinden emindi çünkü, çok soğuk kanlı davranıyordu. Biraz da şaşırıyordu bu haline ama iyi götürüyordu.

Kırtasiyenin hemen yanındaydı Arzum Kuaför. Kırtasiyeci çocukla göz göze gelmemek için biraz gergin bir halde geçti onun çalıştığı dükkanın önünden. O sırada avucuyla koruma kalkanı yaptığı şöbiyeti sıkıyor olduğunu fark etti, hemen irkildi, ona zarar veremezdi, çok kıymetli bir maldı o. Kuaförün önüne geldiğinde Gamze’nin çatlak ve tiz sesi kapıdan duyuldu;

-Hayatım sana kızıl gitmez, yanakların tombul, sarışın yapmalıyız seni. Bak, gör vamp bir kadın olacaksın, diyor, ardından kahkahayı patlatıyordu.

Vamp kadının arzulu, şehvetli dişi kadın anlamına geldiğini biliyordu. Taksici Turgay’ın kahveci Cem’e anlattıklarını hatırladı.

–Oğlum, benim bir sevgilim oldu, inanılmaz vamptı. Her gün saçını bir şekle sokar; sürekli benimle konuşmaya, görüşmeye, birlikte olmaya çalışırdı. Hiç sakınmaz, çekinmez hatta her istediğini anında söylerdi, demişti taksici Turgay.

Böyle bir kadın tiplemesini Sevda Teyze’den de duymuştu. O –Çok terbiyesiz edepsiz, demişti vamp kadın için. Kafası karışmıştı. “Vamp ile terbiyesiz aynı şeyler miydi?” diye düşünürken iki basamağı çıktı ve Gamze’ye hafif bir tebessüm sunup,

-Merhaba efendim, dedi.  

Gamze ise hemen küstah bir tavırla,

Buyurun ne vardı, diyerek ona doğru yürümeye başladı.

Bir gönderiniz var efendim.

Gamze, anlamıştı gizli bir şeyler olduğunu. Sessizce -Dışarıda bekle geliyorum, dedi ve hemen arkasından gitti. Meraklı tedirgin gözlerle gözünün tam içine bakarak,

-Ne gönderisi, çabuk söyle bakayım, kim gönderdi seni? diye saldırgan bir tavır sergilemeyi de unutmadı.

-Mete Mete Bey gönderdi diyebildi. Cebindeki şöbiyet paketini çıkardı. O sırada Gamze’nin gözleri parladı.

Gamze’nin –Gerçekten mi?, derken ağzının sulanıp, dudaklarının kenarından parlayarak akan bir damladan ne kadar bağımlı olduğu anlaşılıyordu.

Ver çabuk şunu, diye eline saldırdı ve hemen gömleğini kaldırıp eteğinin beline sıkıştırdı paketi. –Tamam, hadi hemen kaybol, dedi ve adeta zıplayarak içeri girdi.

Çok kolay olmuştu ilk teslimat. Sadece elinde biraz şerbet ve kokusu kalmıştı; çok güzeldi, kim bilir şöbiyet nasıldı? Mete’yi de Gamze’yi de kıskandı bir an. O muhteşem şöbiyetten bir dilim de olsa yiyebiliyorlardı. Mete’den aldığı tahsilatı yerine götürmeli, yeni işlere bakmalıydı. Elli bin peso; iyi paraydı bu. Hemen Firuzköy denen o kıraç araziye gitti. Burası görünürde bir kıraç araziydi ama yer altına laboratuvar gibi üretim tesisleri kurulmuş, baklavanın, tatlının her çeşidini üretiyorlardı. Ustalardan birinden duymuştu; güneş enerjisi ile çalışan fırınlar yerine meşe odunuyla çalışan fırınlarda pişirebilselerdi malları, dünyayı bağımlı hale getirir kendileri de çok zengin olurlardı.

Otobüs durağı şeklinde kamufle edilmiş giriş kapsına gidip panodaki optik okuyucuya telefonundaki QR kodu okuttu, fııss diye bir ses çıkartan oturma bankı yana doğru açılınca hemen ortaya çıkan merdivenlerden aşağı indi. Girişteki iri yarı güvenlik, elini kaldırıp parola ve kontrol kısmını geçmesini sağladı. İki yana açılan hidrolik kapıdan geçip yöneticinin ofisine ulaştı, kapısında baklava ajanı Murat Yerfıstığı yazıyordu.

Ne havalı, diye düşündü. Ama yerfıstığı bir dengesizlik oluşturuyor gibi geldiğinde, –Fıstık işte bir baklava ajanına yakışır, diye aklından geçirdi. Kapıyı tıklattı, –Geeel diye bağırdı Ajan Yerfıstığı. İçeri girdi, ona, önemsiz bir şeye bakıyormuş gibi bir bakış fırlatıp, kafasıyla oturmasını işaret etti. Masanın önündeki sandalyeye oturdu, biraz tedirgindi. İlk teslimatını yapmış ve endişeliydi çünkü sonrasını bilmiyordu. Hep kafasında o cümle yankılanıyordu: “Bu dünyaya giren bir daha buradan çıkamaz.

Ajan Yerfıstığı, çekmecesini açtı, cep telefonunu çıkarıp birkaç tuşlama yaptı, telefonu hemen “mesaj var” modunda öttü, çıkarıp açtı. Dört tane isim adres gelmişti.

Ödemeyi getirdin değil mi?, diye sert bir dille sordu Ajan Yerfıstığı. –Evet, dedi ve  çıkarıp elli bin pesoyu verdi.

Ajan Yerfıstığı, –Adreslere neler teslim edileceği yazılı. Depodan ürünleri al, dört teslimatın var. İki yüz bin peso eder. Umarım bu senin için büyük bir iş değildir. Yarına işi bitir ve gel bekliyorum, dedi. Masasının üstündeki işine geri dönerken eliyle bu sefer daha kibar bir tavırla kapıyı işaret etti.

Çıktı ve depoya gitti, dört teslimat için malları alması gerekiyordu. Onun için de bir QR kod uygulaması vardı. Optik okuyucuda okutup tatlı, ballı, lezzetli harika malları aldı, ağzının suyu akıyordu, çok güzellerdi. İnsan bunlara nasıl bağımlı olmazdı. Olurdu! Ceketinin iki cebine ayrı ayrı mukavva kutulara tek tek konulmuş harika malları yerleştirdi, yine dışında plastik poşet vardı ve olmalıydı çünkü tatlı şeylerden tatlı sıvılar akabiliyordu, tatlılardı işte.

Yavaş adımlarla yürüyüp kafasında teslimat programını oluşturmaya çalışırken, hidrolik kapıya yöneldi. Kapı açılınca, iri yarı güvenlik görevlisi; –Güle güle çaylak kuşu, diyerek onu uğurladı.

Tombul yanakları bütün dişlerini gösterecek şekilde sırıtmaktan gerilmiş, adeta aşırı doldurmaktan yırtılmak üzere olan bir seyahat çantasına benziyordu. -Yürüyen çanta işte, diye mırıldanarak merdivenlere ilerledi, son basamakta kodlama işlemini tekrar etti ve aynı melodik tıslamayla kapak açıldı; artık otobüs durağındaydı.

Ellerini pantolonunun cebine soktu ve omuzlarını arkaya doğru gererek biraz da afili, yürümeye başladı. Dört adresi vardı ve yakın değillerdi, hiç duramazdı, hızlı hareket etmeliydi. –Keşke bir motosikletim olsa, diye düşündü. Bunlar aklından geçerken yolun aşağısındaki durağa ulaştı, metrobüs gelmişti bile. Hemen atladı, arkadaki koltuklar boştu, geçip oturdu.

Bir sürü insan, bazıları ayakta ve hayatta, bazıları ise koltukta ama adeta ölü gibiydiler. Onların “köle” olduklarını düşündü ve bir an -Hey! Köleler. Ölmek için neyi bekliyorsunuz?, diye bağırmak geldi içinden. Ön koltukta oturan kadavra kılıklı adam dönüp ona bakınca ölüler dünyasında sesinin duyulduğu kehanetine kapıldı ama belli etmemek için adama tebessüm ederek –Günaydın efendim, dedi oysa saat 10:30’du. Adam, -patlamak üzere olan seyahat çantasına- benzeyen güvenlik görevlisinin ağabeyiydi sanki. Çünkü onun da yanakları, zorla doldurulmuş seyahat çantasına benziyordu. İtici olmakla birlikte aşağılayıcı bir tebessümle karışık hızlı bir bakışla adeta günaydınına küfrederek cevap vermişti.

“Ben de sizin efendim”, diyen bir baş selamlamasıyla ona cevap vererek arkasına yaslanıp planına devam etti.  

Önce Maltepe’ye gitmeli, sonra Bostancı’ya geçmeli ardından Kadıköy’deki iki nokta teslimatını yapıp eve dönmeliydi. Telefonunu çıkarıp Maltepe’deki adrese baktı. “Kazancılar sitesi B Blok D17 Yıldız Limonkesen” yazıyordu. Neyse ki bindiği metrobüs, Maltepe’ye kadar gidiyordu. Dönüşü metroyla yapabilirdi.

İç cebinden kitabını çıkarıp okumaya başladı. -Jock London çok iyi bir yazar, diye düşünürken –Yıldız Limonkesen Ruth gibi biri olabilirmiydi?, diye aklından geçirdi.

-Evet, olabilirdi?, dedi. Çünkü bağımlılar kalıplara göre yaşamayı tercih ederlerdi, o da bir kadayıf bağımlısıydı. Kendi kendine duyulabilecek bir kahkaha attı, seyahat çantasının ağabeyi yine ona dönüp pis pis baktı. -Derdi ne acaba bu adamın? diye aklından geçirdi.

Bu Ruth neden şiirlerden anlamıyordu ki? Neden sürekli standart bir yaşamın peşindeydi” Bağımlıydı işte… Bütün bağımlılıklar yasaklanmalıydı ama yaptığı işte bağımlılara bir hizmet değil miydi? Neden bu kadar tersti her şey birbirine. Ruth’a bir kez daha kızdı. -Salak kız. Şiir; ekmek, su, hava gibidir. Bir gün nefes alamaz hale geldiğinde anlarsın kıymetini, diye içinden yüklendi ona.

Martin için de üzüldü ama davasındaki mert duruşu karşısında onu takdir etti. –Aferin, dedi, –Adam dediğin böyle dik durur işte. Aç kalsa bile belli etmez.

Okumaya devam etti. Köprüye gelmişti. Metrobüs her durakta durmasa olmazdı sanki. Fıs fıs, bıkmıştı bu kapının çıkardığı sesten. Ön koltuktaki seyahat çantasının ağabeyi de –Bu kapı da ne böyle diyerek homurdanır gibi olunca –Kadavralar da rahatsız olabiliyormuş, diye kıkırdadı ama seyahat çantasının ağabeyi ona bakmasın diye de camdan dışarı döndü.

Camdaki anlaşılmaz yansımada baktığını görür gibi oldu. -Deli olacak bu kadavra artık kendi işime bakmalıyım, dedi içinden.  

Kitabının sayfasında bir an kızıl saçlı bir kadın silueti görür gibi oldu. -Tamamdır. Yıldız Limonkesen kesin krize girdi. Acele etmezsem oraya ulaştığımda bir dilim kadayıf onun krizinin geçmesine yetmeyebilir. O zaman ne yaparım?, diye sordu kendi kendine. Daha önce böyle bir durum yaşamamıştı. Yine olmamasını dileyerek, metrobüsün durakları daha hızlı geçmesi için ayağıyla ritim tutmaya başladı. Çok ilginçti, ritim hızlandıkça gerçekten seri bir şekilde durakları geçiyorlardı. Kaptan şoförün de bağımlı olduğunu düşündü. Olamaz mıydı? O da hız bağımlısıydı belki de!  

Maltepe’ye geldiğinde verilen adresi kolay bulması onu şaşırtmadı. –Limonkesen’in enerjisi yüksek beni çağırıyor demek ki, diye düşündü. Apartman kapısına geldi, zile bastı, diyafondan, –kim ooo, diye bir ses duyuldu. Bu sesin sahibinin uzatarak “kim o” derken çekici olmaya çalıştığını ama aslında öyle biri olmadığını hissetti. Bir an ne diyeceğini düşündü. Teslimat, kartel, kargo, baklava, hangisini söylemeliydi. Aklına şimşek gibi geldi fikir, –özel teslimat, dedi. Diyafondaki sahte ses de “Acele edin lütfen, dedi ve o gıcık radyofonik kapı otomat sesi duyuldu. Kapıyı itti ve içeri girdi, hemen asansöre bindi. Kat tuşuna bastı. Bu sırada bir rap şarkı mırıldanıyordu içinden. Bu şarkıyı mırıldanıyor olmasını heyecanına yordu. İkinci teslimatını yapacaktı. Evet, heyecanlıydı ama tecrübe kazanıyor, işini daha çok seviyor, ama aklının kenarındaki o söz hep korkutuyordu:

Giren bir daha çıkamaz!   

Muammer GECE

Her Hakkı Saklıdır ©

Bu sitede yer alan tüm yazılar telif hakkıyla korunmaktadır.

Yazarın yukarıdaki yazısı dahil www.theanatoliapost.com web sitesinde çıkan tüm yazıları, hikaye ve öyküleri, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na tabidir ve içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge,marka ve her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları yazara aittir.

Yazarın www.theanatoliapost.com web sitesinde ve yine sitenin diğer tüm sosyal mecralarında (Facebook, Twitter, İnstagram vb.) yer alan yazılarının çoğaltılması, başka bir lisana çevrilmesi, saklanması veya işleme tutulması da dahil, yazarın önceden yazılı iznine tabidir. Bu sebeple işbu sitede yazara ait olan tüm hikayeler, öyküler ve her konudaki makaleler, yazarın yazılı izni olmadan hiçbir şekilde, çoğaltılamaz, yayınlanamaz, kopyalanamaz, sunulamaz ve aktarılamaz. Sitenin bütünü veya bir kısmı diğer bir Web sitesinde izinsiz olarak kullanılamaz.

3 0 0 0 0 0
YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Edep Yâ Hû

HIZLI YORUM YAP

3 0 0 0 0 0

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.