İbrahim Altun, Author at The Anatolia Post - Dünya'dan Güncel Haberler

27 Temmuz 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

a İmsak Vakti 02:00
İstanbul 26°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
İbrahim Altun

İbrahim Altun

14 Temmuz 2021 Çarşamba

Nuşirevan’sız bir çağın karanlığındayız

Nuşirevan’sız bir çağın karanlığındayız
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Ben gerçeğin peşindeyim, kimin söylediği önemli değil.

Ben adaletin peşindeyim, kim için veya kime karşı olduğu önemli değil.” (Malcolm X)

İslam peygamberi Hz Muhammed’in (as), “Keşke Nuşirevan da benim ümmetimden olsaydı, ben bu adil hükümdar zamanında doğmuşum” diyerek övdüğü ve ona yetişememiş olduğu için üzüldüğü adaletiyle asırlara nam salan Sasani’nin Meşhur kralı Nuşirevan-ı Adili bilmem hiç duydunuz mu?

Peygamberin bile onu görmediği için üzüntü duyduğu ve övüp durduğu bu Nuşirevan kim ola diye sorduğunuzu duyar gibiyim.

Hz. Ömer’in ruhunda adaletin temelini atan, ona lisanı haliyle adaletli olmanın hikmetini anlatan adamdır Nuşirvan!

Kendisinden sonra gelen tüm insanlığa adaleti, harf harf, hece hece haykıran büyük bir insan-ı Adildir, Nuşirevan!

Adaletin gücünü kendi gücünün üstünde tutan,  kimseye baş eğmediği halde adalet karşısında her an başı eğik olan eşsiz bir hükümdardır, Nuşirvan!

Evet, şimdi gelin bugün adaletsizliğin karanlığında kıvranan çağımız dünyasına inat adaletiyle her yere ışık saçan ve herkese örnek olan Nuşirevan’ın hayatıyla yazdığı adalet destanını hep beraber okuyalım ve adaletsizliğimizin yüzüne tükürmek için ondan hikmetli dersler alalım.

Hz. Ömer’in halifeliği zamanında Şam valisi olan Sad b. Ebi Vakkas, şehirde büyük bir cami yapmak ister. Bu nedenle de caminin yapılacağı yerde bulunan arsaları kamulaştırma kararı alır. Herkes arsasının bedelini alarak arsasını camiye devreder. Ne var ki Şam’da yaşayan bir Yahudi, cami yapılmak istenen yerde bulunan arsasını satmak istemez. Vali, ne kadar yüksek bir ücret teklif etse de Yahudi vatandaş arsasının kamulaştırılmasına bir türlü rıza göstermez. Duruma daha fazla sabredemeyen vali, arsa sahibi Yahudi’ye arsanın bedelini fazlasıyla verip onun rızası olmadan arsaya el koyar.

Arsası, zorla elinden alınan Yahudi, komşusu olan bir Müslüman’a gider. Sızlana sızlana derdini anlatır. “Vali, rızam olmadan arsama el koydu bana zulmetti. Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum bana bir yol göster.” der.

 Müslüman komşusu da ona;

“Medine’ye git. Orada halife Hz. Ömer vardır. Derdini anlat. Ömer, son derece adildir, elbette seni dinler,” der.

Şamlı Yahudi Medine’nin yolunu tutar. Yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaşır. Halifeyi sorar. Vatandaşlar onun bir hurma ağacının gölgesinde dinlenen halifeyi gösterirler. İşte halife bu zattır, derler.

 Hz Ömer’in yanında ne bir koruma ne bir muhafız ne de bir güvenlik duvarı vardır. “Nasıl olur da koca halife bir hurma ağacının altında tek başına oturur?” diye söylenir kendi kendine ve şaşırır kalır öylece.

 Ruhunu saran o şaşkınlıkla gider Hz. Ömer’in yanına. Selam verip oturur yamacına. Sonra olan biten her şeyi bir bir anlatır ona. Hz. Ömer adamı dikkatlice dinler. Derken önünde bulunan bir kemik parçasının üzerine bir şeyler yazıp uzatır karşısında duran Yahudi adama:

 “Al bunu Şam valisine ver. Arsanı ondan geri alabilirsin.” der.

Yahudi, denileni yapar ve yazıyı alıp ayrılır oradan. Halifenin kendisine verdiği kemiğin üzerinde ne yazdığını merak eder ve yazılanı okumaya başlar. Kemiğin üzerinde aynen şöyle yazar:

 “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim!”

Adam, bu kısa ve net cümleye bir türlü bir anlam veremez. Şaşkınlığı daha da artar. Yolda giderken de:

 “Şam’daki idarecilerin giyim, kuşam ve oturdukları yerdeki ihtişam ve debdebe nerde; Medine’deki halifede bulunan tevazu nerde? Şam’dakiler şu mütevazı halifeyi ciddiye alırlar mı ki? Hiç sanmıyorum.” diye düşünür kendi kendine.

Sonunda Şam’a varır. Doğrusu valiye gitmeyi hiç ama hiç istemez. Zira sonuç alamayacağı kanaatindedir. En sonunda “Mademki yorulup da oralara kadar gittim, bari halifenin şu yazdığı cümleyi valiye vereyim,” der. Valinin huzuruna çıkar çıkmaz Hz. Ömer’in kendisine verdiği kemik parçasını uzatır valiye. “Medine’deki halifenin size mesajıdır,” der.

Vali, kendisine uzatılan kemiğin üzerinde yazılanları okuyunca, aniden beti benzi atar sapsarı kesilir, uzun müddet başını yerden kaldıramaz. Derken endişe içinde, başını yerden kaldırıp Yahudi adama dönerek:

 “Arsanız size geri verilmiştir.” der.

Bunun karşısında Yahudi adam, hayretler içinde kalır. Çünkü bir tek cümlenin koca  valiyi bu denli sarsacağını hiç tahmin edememiştir.

Merak ve dehşet içinde valiye dönerek sorar:

“Lütfen, bana bu cümlenin neden sizi bu kadar dehşete düşürdüğünü anlatır mısınız? Burada yazılanlara anlam verememiştim şimdi sizin bu halinizi görünce hayretim ve merakım iyiden iyiye daha da arttı. Bu cümlenin hikmeti nedir acaba?” der.

Bunun üzerine Şam valisi Sad Bin Ebi Vakkas, “Bak” der adama ve devam eder:

“Sana bu cümlenin hikâyesini anlatayım. O zaman benim neden bu denli ürperdiğimi anlarsın.

İslam gelmezden evvel ben ve bugün halife olan Hz. Ömer İran taraflarına ticaret için gittik. Yanımıza 200 deve almıştık. İran’a vardık. Orada cirit oynayan gençleri seyrederken, birileri zorla elimizdeki develere el koydu. Çok kalabalık bir çete grubuydu, hiçbir şey yapamadık. Zaten baş edemezdik. Elimizde para da kalmamıştı. Çaresiz ve üzgün bir şekilde, geceleyeceğimiz eski bir han bulduk. Hanın sahibine sıkıntımızı anlatınca bize yardım etti ve “Gidip krala durumunuzu anlatsanıza, bizim kralımız adil bir adamdır, mutlaka size yardım eder.” dedi.

Biz de sabah olur olmaz kralın huzuruna çıkıp durumu anlatmaya karar verdik. Gece ikimizi de uyku tutmadı, yatamadık. “Acaba dikkate alınır mıydık, kral bize gerçekten çözüm olabilir miydi?” gibi sorular kafamızı kemirip durdu.

En nihayetinde sabah olunca kralın huzuruna çıktık. Şikâyetimizi, bir mütercim krala tercüme etti. Kral Nuşirevan, tercümanı dikkatle dinledikten sonra her birimize birer kese altın verdi ve olayı inceleteceğini söyleyip memleketimize geri dönmemizi istedi. Bunun üzerine tekrardan Han’a döndük. Doğrusu böylesi bir sonuca gönlümüz hiç ama hiç razı olmamıştı. Hancı olan biteni öğrenince bir hayli üzüldü ve “Bu işte bir hata var! Gelin beraber gidelim, ben size tercümanlık ederim.” dedi.

Son bir umut kabul ettik ve hancıyla birlikte tekrardan kralın huzuruna çıktık. Hancı durumu Kral Nuşirevan’a anlattı. Develerimize el koyan kişilerin kıyafetlerini, halini, olayın geçtiği yeri tüm detaylarıyla tek tek anlattı. Hancı konuşmasını bitirdiğinde Kral Nuşirevan’ın yüzü sapsarı kesildi.

Bir gün önceki mütercimi çağırttı. Ona bazı sorular sordu. Sonra ayağa kalkıp her birimize ikişer kese altın verdi ve bize dönerek:

“Akşama kadar develeriniz gelecek, develeri alın ve sabahleyin burayı terk edin dedi. Ama giderken biriniz doğu kapısından, diğeriniz de batı kapısından çıkın.” talimatını verdi. Kralın dediklerine anlam verememiş bir halde huzurundan çıktık. 

Akşam olunca 200 devemiz kapıya geldi. Durumu anlamak için hancıya sorduk. “Neler oluyor?” dedik.

 Hancı:

“Sizin develerinize el koyan kişi Nuşirevan’ın büyük oğlu ile veziridir. Bunlar bir çete kurmuşlar. Garibanların mallarına el koyuyorlar. Siz ilk gittiğinizde, mütercim bunu anlamış. Ama sizin sözlerinizi Nuşirevan’a yanlış tercüme etmiş. Böylece kralın oğlunu ve veziri korumuş. Ben sizinle gidip durumun gerçeğini anlatınca Nuşirevan bu oyunu anladı. Ne var ki neden ayrı kapılardan gidin, dedi, ben de anlayamadım. Hele yarın olsun anlarız,” dedi.

Hz. Sad, anlatmaya devam etti:

“Ertesi gün ben doğu kapısından çıktım. Kapının çıkışında iki kişinin darağacına asılı olduğunu gördüm. Halk toplanmış seyrediyordu. Sordum kim bunlar ve suçları ne, diye. Dediler ki, bunlardan biri Nuşirevan’ın büyük oğlu diğeri de veziridir. Bunlar, buraya gelen iki Arap’ı soymuşlar. Ceza olarak Nuşirevan ikisini de asarak idam etmiştir.

Nuşirevan kendi öz oğlunu idam etmişti.

Hz. Ömer’in çıktığı kapıda ise bizim şikâyetlerimizi yanlış tercüme ederek, kralın oğlunu korumaya çalışan kişinin asılı olduğunu gördük.

İşte Hz. Ömer senin eline verdiği kemik parçasının üzerine “Bilesin ki, ben Nuşirevan’dan daha az adil değilim” sözüyle bana bunu hatırlatıyor.

Eğer halkına zulmedersen seni darağacına çekerim, diyor.

 Senin gözyaşlarına bakmam, tıpkı Nuşirevan’ın öz oğlunun gözyaşına bakmadığı gibi.

Şimdi anladın mı neden benim benzim böyle sapsarı?”

***

Evet, bugün gücün hakta olmadığı, hakkın güçte olduğu, Nuşirevan’sız bir çağın karanlığındayız ve ne yazık ki haksızlığın kol gezdiği bu karanlık çağda, adı adaletsizlik olan cellatların elinde her gün bir başka masum başın vurulduğuna şahit olmaktayız.

Rüşvetle adam kayıranların, haksızlığı hak sayanların, torpile göz yumanların, kul hakkı demeden halkın hakkını çalanların, yetimin malına,  masumun canına el uzatanların, zulmün tahtında baht arayanların bir Nuşirevan’ı olacaktır elbet!

Haksızlığın şeytanlarına veyl olsun!

Hakkın Nuşirevanlarına selam olsun!

Nuşirevan’sız kalmayın… Muhabbet, selamet ve en önemlisi de adaletle kalın…

İbrahim ALTUN

Devamını Oku

Kudüs’ün Gözyaşları (3)

Kudüs’ün Gözyaşları (3)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ve Kudüs Şehri…
Gökte yapılıp yere indirilen şehir.
Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehri
Altında bir krater saklayan şehir
Kalbime bir ağırlık gibi çöküyor şimdi.

Ve Kudüs şehri…
Artık yer şehri, toprak şehri.
Bakır yaprakların, çelik gövdelerin, acımasız yüreklerin,

Demir köklerin, tunçtan ve uranyumdan dalların

Kurşundan çiçeklerin şehri

Gülle kusuyor ana rahmi

(Alınyazısı Saati – Sezai KARAKOÇ)

Şairin dediği gibi dün gökte yapılıp yere indirilen barışın şehriydi Kudüs, bugün ise acımasız yüreklerin nefret saçtığı, kurşundan çiçeklerin açtığı, ölümün zulümle kol kola dolaştığı, her karış toprağının her bir taşıyla ağlaştığı koca bir yangın yeridir Kudüs!

Ey Kudüs’ü yangın yerine çeviren zalimler!

Söyler misiniz ne zaman uslanacaksınız ve bu kirli savaşınızın bir çıkmaz sokak olduğunu ne zaman anlayacaksınız? Sahi bunu anlamanız için daha kaç canın yanması yahut daha ne kadar kanın akması lazım?

Ey Hz. israil’in (Hz Yakup’un) oğulları olan Yahudiler!

Ey Hz. Muhammed’in ümmeti olan Müslümanlar!

Ey Hz. isa’nın çocukları olan Hristiyanlar!

Bilesiniz ki Tevrat’ta da Kuran’da da İncil’de de haksız yere birinin canını almak, bir mazlumun kanını akıtmak açıkça yasaklanmıştır. Şöyle ki;

10 emrinden birisi ÖLDÜRMEYECEKSİN” olan Tevrat, ‘Her ne olursa olsun, insan kanı dökmenin ‘Tanrı’sal imgeyi küçültmek’ anlamına geldiğini söyler.

“Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin” (Matta,5:38), “Düşmanlarınızı bile seviniz” (Dağ Vaazı) kaidelerini içinde barındıran İncil’de de savaşta dahi cana kıymanın kötülüğünden bahsedilmiştir.

Yine Kuran-ı Kerimde yüce yaratıcı, “Kim, bir insanı bir can karşılığı veya yeryüzünde bir bozgunculuk çıkarmak karşılığı olmaksızın öldürürse, o sanki bütün insanları öldürmüştür. Her kim de birini (hayatını kurtararak) yaşatırsa sanki bütün insanları yaşatmıştır” (Maide-32) diyerek, haksız yere bir can almanın ne denli büyük bir suç olduğunu ve bir insanı yaşatmanın ise ne denli yüce bir olgunluk olduğunu açıkça bildirmiştir.

Görüyorsunuz ki birbirinizi öldürmek kendi dinlerinizde de açıkça yasaklanmış ve suçların en büyüklerinden sayılmıştır. Hal böyleyken kendi içinizde büyüttüğünüz kininize din demekten de, bu kin uğruna birbirinizin canına kıymaktan da vazgeçin artık!

Yine bilesiniz ki Kudüs, hepinizindir. “Kudüs, benimdir ve sadece benim olmalıdır” demekten de vazgeçin!

Zira Kudüs yekpare olarak hiç kimsenin değildir ve asla olmayacaktır ve olmamalıdır da.

Söyler misiniz bu yangını söndürmenin sizce de zamanı gelmedi mi?

Birbirinize yumruklar sıkarak, lanetler okuyarak, hakaretler savurarak, birbirinizin kutsalına saldırarak ve birbirinizin canını alarak bu yangını asla söndüremezsiniz.

 Artık el ele vererek bu yangını söndürmek ve Kudüs’ün durmak bilmeyen bu kanlı gözyaşlarını silmek gerek!

Peki, nasıl silinecek Kudüs’ün gözyaşları?

Trump efendinin sözde Ortadoğu Barış Planı’yla mı?

Kesinlikle hayır!

Batı’nın ikircikli kirli politikalarıyla mı?

Hayır!

Başta İran olmak üzere bazı İslam devletlerinin İsrail’i yok etme anlayışlarıyla mı?

Hayır!

Siyonizm’in Büyük Ortadoğu Projesi’nin hayata geçirilme rüyasıyla mı?

Kesinlikle hayır!

Kudüs’ün gözyaşlarını silecek mendil, tarihin hafızasında saklıdır.

O mendil, Medine Vatandaşlık Sözleşmesi’nin ta kendisidir. Zira bu sözleşme, Müslüman, Yahudi, Hristiyan ve Müşrik toplumların birlikte altına imza attıkları ilk metindir.  

Peki, nedir bu Medine Vatandaşlık Sözleşmesi?

İslam peygamberi Hz. Muhammed’in Medine’ye hicretinden sonra ve Bedir Gazvesi’nden önce düzenlendiği, sekiz ayrı belgenin birleştirilmesinden meydana gelen Medine sözleşmesi, dünya tarihinde çok önemli bir yere sahiptir.

Dil, din, ırk eşitliğini getiren bu antlaşma; Müslümanlar, Yahudiler, Hristiyanlar ve Müşrikler için çok ama çok önemli bir adımdır.

Medine’de yaşayan her topluluk için önem taşıyan bir sözleşmede, Müslümanlar, Yahudiler, Hristiyanlar ve Müşrikler arasında eşitlik kabul edilmesi amaçlanmıştır.

Bu sözleşmeye göre;

Medine’de yaşayan herkesin din, dil, ırk ayrımı yapılmadan canı ve malı kutsal sayılacak ve koruma altına alınacak,

Hiç kimsenin diğer bir kimseden üstünlüğü olmayacak ve hiç kimseye ayrıcalıklı davranılmayacak.

Müslümanlar elde ettiği gelirleri artık sadece kendi aralarında değil bütün Medine’de yaşayanlar ile paylaşacak.

Ortak vatan olan Medine’ye bir saldırı olursa saldırı nereden ve kimden gelirse gelsin birlikte şehir, topyekûn savunulacak

Sözleşmeye ihanet eden her kim olursa Medine’den kovulacak ve tüm hakları elinden alınacaktır.

Bu anlaşmanın en önemli özelliği din, dil, ırk fark etmeksizin bütün herkesin eşit olarak kabul edilmesi ve herkesin kendi ibadetini özgür bir şekilde yapabilmesinin sağlanmasıydı.

Bu sözleşmeyle Medine şehrinin sınırları da belirlenmiş, Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslümanların burada yaşayan gayrimüslimler ile birlikte kardeşçe ve huzur içinde yaşayabilmesi amaçlanmıştır.

Yani farklılıkların ayrılıklara, kargaşaya veya herhangi bir kanlı savaşa sebebiyet vermesine engel olunmuş bununla beraber hoşgörü ve saygıya dayalı ortak yaşama kültürünü benimsemiş bir toplum oluşturulmuştur. Hem de insan haklarının ne olduğunun bile bilinmediği karanlık bir dönemde Bu sözleşmeyle İslam peygamberi Hz. Muhammed “Ortak vatan tabanında ortak yaşam” ilkesini her kesime benimsetmiştir.

Bunun bir benzeri tarihte daha önce görülmediği gibi asırlar sonra doğan ve ortak yaşam kültürünü oluşturmaya çalışan çağımızdaki demokratik toplumlara da binlerce yıl öncesinden örnek olmuştur.

Ama asıl acı olan şey şu ki;

Hz Muhammed’in tuvalete nasıl gittiğini merak eden ve tuvalete onun gittiği gibi gitmeye çalışan Müslümanların, peygamberinin farklılıklara gösterdiği saygı ve hoş görüyü onun tuvaleti kadar merak etmemiş olmalarıdır. Ortak yaşama kültürünü benimseyen bir peygambere inandığını söyleyen Müslümanların neredeyse her toprak parçasında birbirlerini öldürmeleri birbirlerine ırksal yahut mezhepsel nedenlerle tahammül edememiş olmaları ne büyük bir tezatlık ve ne denli büyük bir ahmaklıktır.

Tam bu noktada İrlandalı ünlü sosyalist düşünür George Bernard Shaw’ın tarihe not düşen şu muazzam sözünü hatırlatmakta fayda görüyorum.

“İnsanlığın sorunlarının üst üste yığılarak nerdeyse çözülmez hal aldığı günümüzde Hz. Muhammed’e her zamankinden daha fazla muhtacız. Eğer O aramızda olsaydı bütün bunları oturup bir fincan kahve içme rahatlığı ile çözerdi.”

Evet, bugün bir kez daha görüyoruz ki insanlık, kördüğüme dönmüş problemlerin enkazı altındadır.  Bu enkazı kaldırmanın yegâne yolu, ortak akıl ve ortak vicdandır.

Kudüs’ün gözyaşlarını da insanlığın gözyaşlarını da silecek mendil, pek uzakta değil aslında. Tarihin hafızasında duran Medine Vatandaşlık Sözleşmesi’nin ruhunda saklıdır.

Haydi, gelin ey Müslümanlar, Yahudiler ve Hristiyanlar!

Kudüs’ü insanlığın ortak vatanı yapalım. Ortak vatan paydasında herkesi ortak yaşam kültüründe buluşturalım.

Kudüs’ü; Müslümanların Kudüs’ü, Yahudilerin Kudüs’ü, Hristiyanların Kudüs’ü olmaktan kurtaralım ve İnsanlığın Kudüs’ü yapalım. Böylelikle Kudüs’ü de insanlığı da barışa ve huzura kavuşturalım.

Gelin hep beraber Kudüs İnsanlık Sözleşmesine imza atalım.

Kudüs İnsanlık Sözleşmesi kapsamında şunlar yapılmalıdır.

Kudüs’ün, yekpare olarak hiç kimsenin olmadığı, tüm insanlığın ortak yurdu olduğu kabul edilmeli ve Birleşmiş Milletlerin garantörlüğünde Kudüs’e özel bir statü tanınmalıdır.

Kudüs’te, Yahudi, Hristiyan ve Müslümanlardan oluşan ortak bir yönetim sistemi kurulmalıdır.

Kudüs, uçuşa yasak bölge olarak ilan edilmeli ve her türlü şiddetten emin hale getirilmelidir.

Üç semavi dinin kutsal mekânları koruma altına alınmalı ve bütün inanç mensuplarının kendi ibadetlerini özgürce yapabilmeleri sağlanmalıdır.

Bunun yanında;

Kudüs dışında kalan topraklarda yine birleşmiş milletler garantörlüğünde iki devletli çözümün yolları aranmalı ve İsrail ile Filistin arasında karşılıklı menfaate dayalı kalıcı bir barış muhakkak sağlanmalıdır.

Eğer gerçekten Kudüs’te bir barış isteniyorsa kalıcı barışın yegâne şartı yukarıda saydıklarımdır. Ben herkesten farklı olarak Kudüs İnsanlık Sözleşmesi’ni öneriyorum ve bu önerimi tarihe not düşüyorum. Aksi halde bu coğrafyaya kıyamete kadar barışın gelmesi mümkün değildir.

Unutmayalım ki Kudüs, tarih boyunca sayısız kere el değiştirdi. Kim güçlüyse Kudüs’e hâkim olan o oldu. Güçsüz düşen taraf Kudüs’ten oldu ve kovuldu. Artık Kudüs, sadece güçlü olanın değil onu seven herkesin olsun ve sonu gelmez savaşlardan artık yorulan Kudüs, adı gibi barışın yurdu olsun.

Barış dolu günler görmemiz dileğiyle…

Yaşasın insanlığın kardeşliği!

İbrahim ALTUN

Devamını Oku

Kudüs’ün gözyaşları -2

Kudüs’ün gözyaşları -2
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir önceki yazımda üç semavi din açısından Kudüs’ün önemini ve taraflarca neden paylaşılamadığını sebepleriyle birlikte anlatmaya çalışmıştım. Bugünkü yazımda Kudüs’ün en çok sızlayan ve acıdan inim inim kıvranan yanı olan Filistinli Müslümanların gözyaşlarını ve o kanlı yaşlarının akmasına sebep olanları anlatmaya çalışacağım ve “Neden?” diye sorarak başlayacağım bu yazıma.

Evet, Filistin’de yaşanan İsrail eliyle her geçen gün daha acımasız bir yere taşınan zalimane bir işgal var!

Evet, işgalle birlikte Filistinlilerin yüreğinde katlanarak büyüyen ve değdiği yeri yakıp kül eden dayanılmaz bir acının ateşi var!

Ne var ki tüm bunların sebebi olarak neden herkes sadece Siyonizm’i suçluyor ve neden herkes yalnız ve yalnız İsrail devlet terörünü lanetliyor.  Tüm bu yaşananlara asıl sebep olan ve orada yaşanan acıya seyirci kalan dilsiz şeytanları oynayan zalimleri neden kimse konuşmuyor?

Neden hiç kimse onlara, “Müslümanların yaşadığı bu acıların asıl müsebbibi sizsiniz ey zalimler! Haydi, hesap verin!” demiyor ya da diyemiyor?

Neden kimse tüm açıklığıyla “Neden?” diye sormuyor, sorgulamıyor?

Asıl sorgulanması ve cevap aranması gereken husus budur bence!

Dün Mekke’de putperest müşriklerin elinde zulüm içinde inim inim inleyen Müslümanlar Hristiyan bir diyara Habeşistan’a hicret ettiler ve Habeş Kralı Necaşi’ye sığındılar. Hem de Allah’ın izni ve İslam Peygamberin tavsiyesiyle. 

Peki, bunu niçin yaptılar? 

Neden Hristiyan bir diyarı tercih ettiler? 

Neden bir başkasına değil de Necaşi’ye gittiler?

Çünkü Mekke, Müslümanlar için yaşanmaz bir şehir hâline gelmişti.

Müslümanlara karşı beslenen kin, nefret,  şiddet, hakaret ve işkenceler her geçen gün dozunu artıyordu. Mekke’nin güç ve iktidarını elinde tutan zalimlerin zulmünün bitmeyeceğini gören Resulullah;

“Siz bari yeryüzüne dağılın. Allah Teâlâ sizi yine bir araya getirir.” dedi.

Sahabeler,

“Yâ Resûlallah, nereye gidelim?” diye sorunca da eliyle Habeşistan`ın bulunduğu tarafı işaret ederek,

“Siz Habeş ülkesine gitseniz iyi olur. Habeş Hükümdarının yanında hiç kimse zulme uğramaz. Orası doğruluk yurdudur. Umulur ki, Allah, sizi orada ferahlığa kavuşturur.” buyurdu.

Evet, Allah Resulü haklıydı. Habeşistan adaletle hükmedilen ve güvenle yaşanılan bir yerdi. Mekke gibi insanlarına ölüm kusmuyor ve onları acıya boğmuyordu. Habeşistan; zulüm kokmuyordu, insanına değer veriyordu, onlara adalet, hoşgörü ve refah sunuyordu. Onlar Mekke’deki zulmün pençesinden, korkunun gölgesinden kaçmıştı. Zira kendilerini daha emniyette hissedebilecekleri bir yer bulmak durumunda bırakılmışlardı. Vatanlarından hicret etmeleri sırf bu sebeptendi yoksa Necaşi’ye ve  Habeşli Hristiyanlara İslam’ı tebliğ ederek onları Müslüman yapmak için yola çıkmamışlardı. Hicret eden kafilelerin  en büyük dertleri daha rahat müreffeh bir ortamda özgürce yasayabilmekti; onurları çiğnenmeden ve hakları yenilmeden huzur ve güvenle hayatta kalabilmekti.

Neden mi bunları anlattım?

Açıklayayım!

Aradan 1500 yıl geçti ve tarih yine tekerrür etti. Müslümanlar yeniden kalabalık kitleler halinde evini, barkını, bağını, bahçesini, vatanını, toprağını geride bırakarak can havliyle Hristiyan diyarlara, gayrimüslimlerin yanına hicret etti/ediyor, onların şefkatine sığındı/sığınıyor ya da sığınmak zorunda kalıyor/bırakılıyor.

Peki, bu yüzbinler kimden neyden kaçıyor? 

Ölümden mi?

Evet.  

Açlıktan mı?

Evet.

Zulümden mi?

Evet.

Çaresizlikten mi?

Evet.

1500 yıl önce olduğu gibi putperest müşriklerden mi? 

Kesinlikle hayır! 

Bilakis kendine Müslüman diyen zalimlerin elinden, onların ölüm ve zulüm kokan rejimlerinden kaçıyor.

Hristiyan yönetimlerde kendilerini daha güvende hissedeceklerine inandıkları için de denizlerde boğulma, yollarda kurda kuşa yem olma pahasına onların merhametine sığınıyor.  Can derdine düştüklerinden çan sesine rağmen Hristiyan diyarlarda yasamak için canlarını dişlerine  takıyor.

İşte Müslümanlar için asıl acı olan gerçek bu aslında!

Bugün terörist sadece Siyonist İsrail ve onun destekçisi olan insanlık düşmanları değildir; ayrıca Müslümanları kendi vatanlarında yaşayamaz hale getirip onları bu canilerin kucağına iten ve onları aciz ve güçsüz bırakarak ölümlerini izlemekle yetinen zalim yönetimler ve rejimlerdir de. 

Zira İslam peygamberi Hz Muhammed’in (sav) dediği gibi;

“Sebep olan yapan gibidir.”

O halde niye sadece İsrail lanetlensin ki? 

Müslümanları bu denli bölük pörçük eden ve onları birer aciz zavallılara dönüştüren kendi içlerindeki bu zalimler lanetin büyüğünü hak etmiyor mu?

Gerçek olan şu ki; bugün hemen hemen her Müslüman devletin kendi içinde zulmettiği bir Filistin var. Adeta her biri içindeki kimsesiz bir Filistin’e zulmeden küçük bir İsrail gibi.

Hakkın ve adaletin Kudüslerini yıkan, kendi halkına bile acımadan her an onlara kan kusturan bu devletler mi gidip Kudüs’ü kurtaracak!

Kalbi;  güç, iktidar ve hırsla kaskatı kesilen zalimler mi Kudüs’ü kurtaracak

Ruhu; mal, mülk ve para sevgisiyle dolu olan gözü doymazlar mı Kudüs’ü kurtaracak

Kudüs’ü fethetmek, iki kişiye nasip oldu. Biri Hz Ömer, diğeri Selahaddin-i Eyyubi.

Her ikisi de adaletin ve merhametin timsaliydi. Asla kimseye zulmetmezlerdi.

Ömer’in Kudüs’ü, adaletiydi!

Selahaddin’in Kudüs’ü, merhametiydi!

Bu yüzdendir ki Kudüs, adalet ve merhametle hükmeden Ömerlerin ve Selahaddinlerin oldu.

Şimdi açıkça söyleyin;

Ey Âlemi İslam’ın halifesiyim diyen Türkler!

Ey Âlemi İslam’ın hamisiyim diyen Farslar!

Ey Âlemi İslam’ın efendisiyim diyen Araplar!

Ey Âlemi İslam’ın fedaisiyim diyen Kürtler!

Koca bir asırdır birbirinizi yerken ve birbirinizin acısına kıs kıs gülerken siz mi gidip Kudüs’ü kurtaracaksınız?

Vallahi yer ve gök şahit ki hepiniz kocaman bir HİÇ’ten başka bir şey değilsiniz!

Anca birbirinizi yemeyi ve birbirinizin acısına gülmeyi bilirsiniz!

Bunu nerden mi biliyorum?

Ölümü elma koklayarak tadan Halepçeli Kürtlerden biliyorum.

Onlar sizden bir zalimin elma kokulu ölümünü tadarken siz, dilsiz şeytan kesildiniz, o vahşeti görmezden duymazdan geldiniz. Öyle ki hemen ertesi gün toplandığınız o adı sözde İslam İş Birliği Teşkilatı toplantısında Halepçe Katliamına dair tek bir kelime bile konuşmadınız, öylece sustunuz sadece. Ve en acısı ne biliyor musunuz? Bugün o zalim dediğiniz İsrail kadar bile olamadınız. Sizin sustuğunuz görmezden geldiğiniz o katliama ses çıkaran ve sokaklarda yürüyerek Saddam’ı lanetleyen üç ülkeden biriydi İsrail. Ve ne ilginçtir ki insanlık suçu işleyen zalim Saddam’ın heykeli dikilen yer şu an başka bir zalimin zulüm çizmesinin altında inleyen Filistin’di ve o zalimin heykelini Batı Şeria bölgesinde Kalkilya meydanına diken Filistinli bir liderdi.

Bunu nerden mi biliyorum?

Çin zulmünün ateşinde yanan sesi duyulmayan doğu Türkistanlı Uygurlardan biliyorum.

Onlar o acıyı çekerken ve sizlerden destek beklerken sizin birleşmiş milletlerde hazırlanan ve Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı zulmü kınayan metne imza atmamanızdan biliyorum. Hatırlayın o metne 21 ülke imza atmışken o kınama metninde tek bir Müslüman ülkenin imzası yoktu. İşte oradan biliyorum ve söylüyorum.

Bunu nerden mi biliyorum?

Myanmar’da soykırıma uğrayan on binlerden biliyorum

Orta Afrika’da satır ve palalarla doğranan sabi bedenlerden biliyorum

Bosna’da, Çecenya’da, Afganistan’da yok edilenlerden biliyorum.

Irak’ta, Suriye’de milyonların petrole kurban edilmelerinden biliyorum.

Suud’ların göbeği daha da büyüsün diye Yemen’de açlıktan ölen 80 bin çocuktan biliyorum.

Hepsinde sustunuz.  Duymazdan bilmezden geldiniz.

Ha bir şey daha biliyorum. Onu da söyleyeyim.

Birçoğunuzun derdi Filistin’de ölen çocuklar değil. Kanlı kefenler giyen gençler hiç değil.

Biliyorum kızdınız bana; ama lütfen bir kez olsun elinizi kuruyan o vicdanlarınıza bırakarak düşünün bir kere ve itiraf edin kendinize. Vallahi eğer Mescidi Aksa ve Kudüs, o topraklarda olmasaydı Filistin’de yaşanan İsrail zulmüne bu denli tepki göstermeyecektiniz. Bu kadar konuşmayacaktınız. Halepçe’de, Doğu Türkistan’da, Myanmar’da, Yemen’de olduğu gibi susacaktınız yine ve umursamayacaktınız oradaki acıyı.

Evet, ne yazık ki acıyı yaşanan coğrafyaya ve yaşayan insanlara göre değerlendiriyorsunuz.

Bu yüzden diyorum ki sizin gibi Türk’ü, Fars’ı, Arap’ı, Kürt’ü ne yapsın Kudüs?

Zira siz, anca birbirinizi yemeyi ve birbirinizin acısına sırt dönmeyi bilirsiniz!

Kendi içinizde zulmedilen Filistinleri görmezden gelip zalimlerinizden Kudüs’ün fethini istersiniz!

Ama vallahi yanılıyorsunuz!

Kudüs, kendi halkına zulmeden zalimlerin değil; adaletle hükmeden Yoluna düşen Ömerlerindir.

Kudüs, güç zehri ile zehirlenen, eli kanlı, gönlü paslı, acımasız diktatörlerin değil; adıyla inleyen, Kudüssüz gülmeyen merhamet sahibi Selahaddinlerindir.

Kudüs, dili ayrı kalbi ayrı ikiyüzlülerin değil; adalet ve merhamet sahibi kutsi gönüllerindir

İçimizdeki Filistinlere zulmetmeyi bırakıp birbirimize adalet ve merhametle yaklaştığımız gün Kudüs de Filistin de bu zulümden kurtulacaktır.

Kudüs’ü ağlatanlar; sizsiniz, biziz, hepimiziz!

Kudüs’ü ağlatanlar, onu güldürebilir mi?

Kudüs’ü ağlatanlar Müslümanları aldatanlardır.

Birbirimizi ağlattıkça, birbirimizi aldattıkça Kudüs, hep ağlayacaktır.

Ağlatmayalım, aldatmayalım ki birbirimizi Kudüs de tüm insanlık da gülsün!

Ve şunu asla unutmayalım!

Mazlumluğumuz, zalimliğimizdendir.

Acizliğimiz, güçsüzlüğümüzden değil, bölünmüşlüğümüzdendir.

Yenilgimiz, bizi biz yapan değerlerden kopmamızdandır.

Gerçek manada kardeş olamamamızdandır.

Haydi, gelin! Birbirini seven ve incitmeyen gerçek kardeşler olalım.

Yıkılan gönül Kudüslerimizi yeniden inşa edip gülen Kudüslere “Merhaba” diyelim.

İbrahim ALTUN

Devamını Oku

Kudüs’ün gözyaşları (1)

Kudüs’ün gözyaşları (1)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Çok değil daha bir yıl önce ABD eski Başkanı Donald Trump, İsrail – Filistin sorununu kalıcı olarak çözeceğini iddia ettiği sözüm ona “Orta Doğu Barış Planını” açıklamıştı. 

Hem de “Yüzyılın Anlaşması” diyecek kadar ileri giderek! 

Bu gelişmeler üzerine enine boyuna düşünmüş ve ardından “Kudüs Tüm İnsanlığındır” başlığıyla Sediyani Haber’de bir makale kaleme alarak şunları yazmıştım;

Hiç şüphesiz bu sözde barış planın en tartışmalı maddesi Kudüs’ün bir bütün olarak İsrail’e verilerek şehrin İsrail’in başkenti olarak kabul edilmesiydi.

İsrail ve Yahudiler nezdinde büyük bir zaferin müjdesi olan ve onlara tarifsiz bir sevincin kapısını aralayan bu madde; başta Filistinliler olmak üzere tüm Müslüman âleminde kendileri için kurulmuş yıkıcı bir komplo olarak görüldü ve İslam dünyasında büyük bir öfkenin fitilini ateşledi.

Sadece bu durama bakınca bile adı barış olan ama barışla uzaktan yakından bir ilgisi bulunmayan ve tek taraflı bir menfaate dayanan bu planın sonuçlarını tahmin etmek zor olmasa gerek!

Daha fazla savaş… Daha fazla ölüm… Daha fazla yıkım

Evet, o gün bunları yazmıştım ve bugün maalesef geldiğimiz nokta ortada.

O gün;

 Kudüs, bölünmemiş halde İsrail’in olacak. Bugünden itibaren Kudüs, özgür ve kurtarılmıştır.” diyen ve babasının malıymış gibi Kudüs’ü, İsrail’e altın tepside vermiş olarak sözüm ona bölgeye barış getirdiğini iddia eden sarı saçlı dik başlı bir Trump vardı.

Bugün;

Artık o sarı saçlı, dik başlı, sözde barış meleği kanatlı Trump da o böbürlenerek getirdiğini söylediği ama kimsenin hiçbir zaman görmediği barış da ortada yok!

O gün;

Trump’ın bu sözlerini duyunca asırlardır bekledikleri Kudüs’e kavuştuklarını sanan, onu alkış tufanına tutan ve “Kudüs, İsrail’in başkentidir.” diye sevinç naraları içinde gövde gösterisi yapan, eli kanlı İsrail hükümeti vardı.

Bugün;

Trump‘ın açıklamasından sonra daha da şımarmış halde zulmünü arttırmış iyice azmış daha saldırgan bir İsrail var!

O gün;

Toprakları işgal edilerek evlerinden vatanlarından edilen Filistinliler vardı

Bugün;

Hemen hemen her gün evleri yurtları başlarına yıkılan her geçen gün daha da mazlumlaşan Filistinliler var yine!

O gün;

İsrail’in kana susamış zalim yöneticilerinin eliyle hayata gözlerini bile açamadan hayattan koparılan masum bebekler vardı!

Bugün, düne göre daha fazla ölen bebek var!

Dün olduğu gibi yine suspus olmuş, vicdanı kurumuş bir dünya var!

Dün; acıve gözyaşı vardı!

Bugün; daha fazla acı, daha fazla gözyaşı var!

Dün; savaş, ölüm, zulüm ve yıkım vardı!

Bugün; 

Daha fazla savaş… 

Daha fazla ölüm… 

Daha fazla zulüm… 

Daha fazla yıkım… 

VAR!!!!!!

Öte tarafta;

Kendi içinde birbirini yiyen ama mesele “Kudüs” olunca hep bir ağızdan  “İsrail’in başkenti cehennemin dibidir. Kudüs Filistin’in başkentidir.” diyen ancak bundan öteye gidemeyen yeri geldiğinde İsrail’e kafa tutan Filistinli çocukların ve yaşlı kadınların cesaretiyle övünen, yeri geldiğinde de engelli gençlerin İsrail tanklarına attığı taşlar için sevinen ardından da onların hazin ölümlerini izlemekle yetinen, sonra da“Kudüs bizimdir.” diye sokakları inim inim inleten ama bundan öteye geçemeyen Müslümanlar var!

Evet, Trump Efendi senden geriye barış yerine daha büyüyen bir savaş kaldı!

Sen bu ateşin üzerine su yerine benzin dökerek bu kirli ve ikircikli savaşı daha da büyüttün!

Kendinle ne kadar övünsen azdır gerçekten!

Trump Efendi de İsrail hükümeti de Müslüman âlemi de hiç kusura bakmasın!

 Zira Kudüs, yekpare kimsenin değildir; Kudüs, “Kudüs” diye inleyen ve onu seven herkesindir.

Kudüs’ü yalnız kendi hakkıymış gibi gören ve ötekini öcüleştiren tüm anlayışları ret ediyorum.

Kudüs’ü anlamak için Kudüs’ü okumak gerek.

Kudüs nedir ya da ne değildir? ” diye sormak gerek.

Kudüs’ün tarihi bir noktada dünyanın tarihidir. 

Kudüs, insanlığın hafızası ve tarihin sırlarla dolu sayfasıdır.

Semavi dinlerin yazgısı orada yazılıdır ve saklıdır.

Arapça El Kuds, İbranice Yeruşalayim olarak adlandırılan Kudüs, dünyanın en eski ve en kutsal kentlerindendir. Bu şehir,  ilk olarak Yahudiler için kutsal olan Kitâb-ı Mukaddes’teki Yeşua kitabında  Yeruşalayim adıyla anılmıştır.  Şalom (İbranice) ve Salam (Arapça) barış anlamına da gelir, bu nedenle Yeruşalayim’e Barışın Şehri de denir.

Üç semavi din olan Yahudilik, Hristiyanlık ve İslam için son derece kutsal olan bu kadim şehir; tarih boyunca birçok kutsal yapıya ev sahipliği yapmasından dolayı ne yazık ki adı barış olsa da çoğu kez savaşa sahne olmuş, defalarca yıkılmış sonrasında yeniden inşa edilmiştir.

Öyle ki yazılı kaynaklara göre 2 kere yok edilmiş 23 kez işgale uğramış, 52 defa saldırıya maruz kalmış ve 44 defa da el değiştirmiştir.

Anlaşıldığı üzere Kudüs tarih boyunca paylaşılamayan ve uğruna nice savaşlar yapılan önemli bir yer olarak süregelmiş.

Peki, Kudüs’ü bu denli önemli kılan ne?

Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanlar için Kudüs niçin bu denli önemli? Kudüs onlar için ne ifade ediyor asıl bunlara bakmak ve öyle konuşmak gerekmez mi?

Ne de olsa insan, bilmediğinin düşmanıdır.

Kudüs’ün semavi dinler için önemine baktığımızda tüm sorunların sebebi ve soruların cevabı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. 

Peki Kudüs, Yahudiler için neden önemli?

Yahudi inancı  Kudüsü, tanrının seçilmiş kavmi olan İsrailoğullarına bir vaadi olarak görür. Kudüs vadedilmiş kutsal toprakların merkezi konumundadır ve ona bu özelliği kazandıran şey Kral Davud’un Museviliğin ilk mabedini buraya kurmuş olmasıdır.

Tanrının yerini belirlediği mabedin Hz. Süleyman tarafından yapılacağını bildirmesi üzerine Hz. Davud oğlu Hz Süleyman’a mabedi yapmasını emretmiş,  uzun ve titiz süren çalışmalar sonucunda da  inşası tamamlanmıştır. 

Mabed’in inşasından sonra Ahit Sandığı onun Kodaş ha-Kodaşim denilen kısmına konulmuş ve burası Tanrının ikametgâhı, O’nunla iletişimin kurulduğu yer olarak kabul edilmeye başlanmıştır. Yahudiler için asıl olan burada yaşamaktır. Çünkü burada olmak, Tanrının verdiği sözü yerine getireceği, O’nun koruması altında olan yerde olmak demektir.

Kudüs, insanların diriliş sonrası hesaba çekilecekleri yer, cennetin ve cehennemin kapısı olarak kabul edilir. Bu yüzden Kudüs’te yaşamak kadar burada ölmek de insanları, kurtuluşa götüren sebeplerden biri olarak görülür. Çünkü Kudüs’ün kutsallığı bu topraklarda yaşayanların olduğu kadar buraya defnedilenlerin de onun kutsallığından yararlanacaklarına ve bunun da onların günahlarının bağışlanmasına yol açacağına inanılır. Talmud, Kudüs’te gömülmenin mezbah altına gömülmekle aynı anlama geldiğini zikreder. Bu yüzden de Kudüs’te yaşamak kadar burada ölmek de önemlidir. 

Yahudiler, Hz. İshak ve eşlerinin buraya defnedildiğine inanır, hatta Mısır’da vefat eden Hz. Yakup ve Hz. Yusuf’un kemiklerinin de Musa tarafından defnedilmek üzere buraya getirildiğini söylerler..

Bir mabed dini olan Yahudilikte, Süleyman mabedinin yıkılışı ile başlayan sürgün hayatı bugün Kudüs ve çevresindeki kutsal topraklar üzerinde yürütülen hak iddiası açısından çok önemlidir. 

Günümüzde Yahudiler Süleyman mabedinin kalıntıları kabul ettikleri Ağlama duvarı önünde yüzleri duvara dönük dua ederler ve yeniden inşa arzusu için gözyaşı dökerler.

Hristiyanlar için Kudüs…

Hristiyanlık için Kudüs, tarihin başlangıç ve bitiş noktasının olduğu yerdir. Hristiyan doktrinine göre Kudüs ve çevresi Tanrının insanlık uğruna kendi oğlunu kurban ettiği topraklardır. Hristiyan inancında Hz. İsa’nın yeniden dirilişinin buradan gerçekleşeceğine inanıldığından buraya Kıyamet Kilisesi inşa edilmiş ve bu kilise, İsa Peygamber’in çarmıha gerildiği ve kabrine konulduğu yer olarak kabul edildiğinden Hristiyanlarca hac merkezi olarak görülen en kutsal mekândır.

Kudüs’teki Kutsal Kabir Kilisesi, aralarında Rum Ortodoks Patrikhanesi, Roma Katolik Kilisesi ve Ermeni Patrikliği’nin de olduğu Hristiyanlığın farklı mezheplerinin temsilcileri tarafından yönetilir.

Müslümanların ilk kıblegahı olan Kudüs…

İslamiyet açısından Kudüs, son derece önemli bir yere sahiptir. Müslümanların ilk kıblesi olan Mescidi Aksa Kudüs’tedir. Ayrıca Hz. Muhammed’in (sav) Miraç olayının gerçekleştiği yer olan ve Harem-üş Şerif diye adlandırılan kutsal mekan da Kudüs’te bulunmaktadır. 

Müslümanlar için Kudüs, üçüncü haremi şeriftir. Bazı Hadislerde Mescid-i Aksanın ibadet ve ziyaret amacıyla gidilmesi gereken üç mescitten biri olduğu belirtilmiştir.

Tüm bu bilgilerin bize şunu söylüyor;

Kudüs üç semavi dinin kutsallarının birbiriyle harmanlandığı yerdir. 

Her kutsal mekân bir başka dinin kutsal mekânıyla hemen hemen iç içedir. 

Müslümanların ilk kıblegahı ve üçüncü haremi şerif sayılan Mescidi Aksa, Yahudilerin ilk tapınağı olan mabedin üzerinde yükselmiştir.

Öyle ki Müslümanların Harem-üş Şerif dedikleri mekana Yahudiler, “Lev Libo Sel Yeruşalim” yani “Kudüs’ün kalbinin kalbi” der. 

Hristiyanlar için kutsal olan kutsal Diriliş- Kabir Kilisesi iki caminin tam ortasında yer alır

Yahudilerin Ağlama Duvarı, Hz. Muhammedîn “Burak” adlı atını bıraktığı yer olarak anılır.

Kutsal mekânlar o denli iç içe girmiştir ki Ağlama Duvarı, Mescidi Aksanın batı duvarındadır. 

Kemame Kilisesine giden Hristiyanların “Via Dolorosa” diye adlandırdıkları kutsal haç rotası Mescidi Aksanın hemen kuzey yamacından geçer. 

Her üç semavi din için de kutsal sayılan mabetlerin ve mekânların üst üstte ya da yan yana olması Kudüs’ün paylaşılmasını imkânsız kılan en büyük etkendir. 

Eğer gerçekten dünya Kudüs için bir çözüm arıyorsa şunu herkes kabul etmelidir.

Kudüs, tek başına 

Ne Müslümanların

Ne Yahudilerin

Ne de Hristiyanlarındır.

KUDÜS, TÜM İNSANLIĞINDIR!

Kudüs,

Hristiyan, Müslüman ve Musevilerin ortak yazgısıdır.

Kudüs

Hiçbir kimsenin başkenti değildir.

Kudüs

Bütün bir insanlığın meselesidir.

Kimse Kudüs’te tek taraflı karar alıp hayata geçiremez. 

Buna Trump da onun gibi düşünen zatı şahaneler de dâhildir. 

İbrahim ALTUN

Devamını Oku

Gelin o annelerin evlatları biz olalım

Gelin o annelerin evlatları biz olalım
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bugün anneler günü.

Ne de güzel bir gün aslında.
Peki ya o ciğeri kendisinden koparılan ve bir ömürdür evlat ateşiyle yanıp kül olan, o bağrı yanık, eli öpülesi annelerin günü ne olacak?
Onların gününü kim kutlayacak?
“Günün kutlu olsun anneciğim” diyerek onlara kim koşacak?
Onları hasretle, sevgiyle kim kucaklayacak?
eki, ya onlar kime şefkatle “Yavrum, kuzum” diyerek sarılacak?
Kimi bağrına basıp sevgisini, mutluluğunu haykıracak?
Evet, bugün anneler günü; ama asla unutmayalım ki “Anne” denince yere bakanlar var içimizde.
Kimler mi var?
Taze bir mezarın kuru toprağına “Evlât” diye sarılan, bağrına taş basılı, yüreği dağlı şehit anneleri var, mesela!
Berfo Ana gibi yavrusuna sarılacağı bir mezar olmadığı için “bari yavrumun bir mezarı olsun” diye oğlunun kemiklerini arayarak ömür tüketen ve o hasretin ateşiyle göçüp giden annelerimiz var aramızda.
Yüreğinin bülbülü Eren’ini kahpe bir kurşuna kurban veren ve daha kokusuna bile doyamadan Eren’ini toprağa gömen Ayşe annelerimiz var!
Gül kızı Cemile’sinin solan bedenini bozulmasın diye buzdolabında dondurarak sakladığı günden beridir bir daha asla ısınamayan ve her gün acının ayazında donarak yaşayan Emine analarımız var!
Bir bayram gününde içindeki çocuk sevinciyle kurban eti dağıtırken karanlık bir nefretin eliyle vahşetin surlarından aşağı atılarak kurban edilen Yasin Börü’süne yanan, kan ağlayan Hatice annelerimiz var!
Çakı gibi delikanlıyken kör bir çakı darbesiyle gençliğinin baharında hayallerinden koparılan Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun ardından kalan acıyla onun özlemiyle boğulan, adı bile özlem olan annelerimiz var!
Umudunun yurdu olan üniversite kampüsünde kin taşıyan ucuz bir kurşunun yarasıyla umutlarından olan biricik oğlu Şerzan Kurt’un acısıyla kavrulan ve o acıyla “Artık yeter yandığımız, son olsun bu yananımız” diye haykıran Nejla annelerimiz var!
Taşlaşan kalplerin yüzünden kana boyanmış taştan döşeğinde yatan ve cansız bedeni günlerce sokak ortasında kalan Taybet analarımız mesela
Ey acıya duyarsız kirli mutlulukların sahibi olan insan kardeşlerim!
Daha sayayım mı?
Hatırlatayım mı dünya anneler gününü kutladığımız bugünde dünya annelerinin acınası halini?
Çocukları açlıktan kıvranarak ölürken onların küçük bedenlerini saran ölüm meleğini çaresiz yaşlı gözlerle izleyen Yemenli annelerden biraz konuşalım isterseniz!

Yahut Kızları, köle pazarlarında satıldığı günden beridir her gün bin kez ölen Ezidi annelerden biraz bahsedelim!
Çocuklarının canını korumak için namlusu anlına dayalı silahların karşısında korkusuzca duran direnişin anneleri olan Filistinli annelerden dem vuralım mesela!
Veyahut zulüm çizmesi altında her gün namusu çiğnenen ciğeri acıyla doldurulmuş Doğu Türkistanlı anneler var onları konuşalım biraz!
Ne dersiniz bir bir soralım mı hepsine “anneler gününüz nasıl geçiyor?” diye.
Buna ne gücümüz var ne de yüzümüz.
Şöyle elimizi vicdanımıza götürünce anlıyoruz ki ne çok yaralamışız annelerimizi ve ne büyük ateşlere atmışız anne yüreklerimizi…
Hiçbir ananın ağlamadığı/ağlatılmadığı bir dünyaya “merhaba” diyerek uyanacağımız sabahlara kavuşalım inşallah.
Herkes ilk kendi annesinin anneler gününü kutluyor ya ben öyle yapmayacağım. Zira acıya duyarsız her mutluluk kirlidir bunu biliyorum. O yüzden bugün ilk olarak evladını yitirmiş bağrı yanık analara sarılmak istiyorum çünkü bugün en çok onların evladıyım ben.
Gelin bugün o annelerin evlatları olalım!
Onlara sarılalım, onlarla ağlayıp yürek dağlayalım.
Ey bağrı yanık yüreği kırık annelerimiz!
Anneler gününüz kutlu olsun!
Bu acıları yaşamanıza engel olamadığımız için utanç doluyuz. Biliyorum siz merhamet abidelerisiniz her şeye rağmen af edenlersiniz. Ama ne olur ne olur affetmeyin bizi. Affetmeyin ki her dem bu utanç yaksın içimizi yaksın ki bir daha incitmeyelim hiçbir annemizi…

İbrahim Altun

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.