H.İbrahim Çoraklı, Author at The Anatolia Post - Dünya'dan Güncel Haberler

03 Aralık 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

a İmsak Vakti 05:24
İstanbul 15°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
H.İbrahim Çoraklı

H.İbrahim Çoraklı

20 Kasım 2021 Cumartesi

Maç başlamadan yediğimiz gol

Maç başlamadan yediğimiz gol
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Benim yaşlarımdaki hemen herkes 1950 ve sonrasını görerek, öncesini ise dinleyerek az çok öğrenmiştir. O yıllar ekonomik olarak çok ama çok zor yıllardı. Yokluk, yoksulluk, zorluk, güçlük vardı var olmasına ama o insanlarda çok önemli bir güç vardı. Sabır, şükür ve dayanma gücü vardı. Olamayanlarla mutsuz olan değil, olana şükreden, göğüs geren kahraman insanlar vardı. Eve ekmek getiremeyen aile reisini teselli eden, yokluğu başa kakmayan, eli ayağı öpülesi ev hanımları vardı.  Rahmetli babam anlatırdı:

– Oğlum bizim zamanımızda ekmeğimize katık olarak kahvaltılık bir şey bulamazdık. Kahvaltılık azığı bırak, ekmek bulamazdık. Hele buğday ekmeği, nerdeeee. İnsanların çoğu fiğ denilen otu öğütüp yiyerek hayatta kalmış, şanslı olanlar arpa, buğday ile karınlarını doyurmuşlardı.

Benim çocukluk yıllarımda ise zeytin ile kahvaltı etmek zenginlik alametiydi. Fındık ezmesi, krem çikolatası, tahin helvası filan ultra lüks yiyeceklerdi. Tahin helvasını ilk defa tattığım günü ve anı hiç unutamıyorum. Rahmetli babam gurbet dönüşü Ankara’dan alıp köye getirmiş, öğrenci olduğum için “tatlı zihin açar” diyerek bana yedirmişti. (Muhtemelen kendisi yememişti.)

Eskiden büyüklerimizin sofrası kıt, kanaatleri boldu. Kıt kanaat geçinip gidiyoruz denilirdi. Tek çeşit yenilen yemeğin ardından “hamdolsun, bunu verene şükür, kurban olduğuma bin şükür” der sofradan öyle kalkarlardı.

Şimdi ise kahvaltı sofraları kral sofralarının ötesinde adeta cennet sofrası. Kuş (arı) sütü, kuru üzüm, bal, kaymak, krema neler var neler. Bir lokantanın reklamında “Altmış dört çeşit kahvaltılık” yazısını görünce şaşkınlığımı siz düşünün. Birde bunları yemek için nazlanan çocuklarımız, torunlarımızla girişilen mücadele bakın. Onlar yemek yesinler diye vaat edilen oyuncaklar, verilen sözler aman Allah’ım neler neler.

Ninelerimizin, annelerimizin kıyafetleri için kumaş bulmaları gerekiyordu. Pazen, basma gibi kumaşlar alınamayınca eskileri kesip, yamayıp giyerlerdi. Öyle şehre gidip o mağaza senin, bu mağaza benim gezip marka seçmeler, burun kıvırıp modası geçti almam bunu demeler yoktu. 

Neredeyse yok denecek kadar az giyecek kıyafetleri olmasına rağmen bir gün olsun onları kol, bacak, omuz, sırt gibi mahrem yerleri görünecek şekilde görmüşlüğümüz olmamıştı. Dişleri, küçük dilleri görünecek kadar ağızlarını açmaz “bürük” denilen bir el hareketiyle ağızlarını kapatırlardı. Kadınlar malum günlerinde lüzumundan fazla dolaşmazlar yeryüzüne abdestsiz ayak basmayı günah sayarlardı.

Şimdilerde her türlü kumaş bolluğu var. Buna rağmen kadınlarımız, kızlarımız neredeyse yarı çıplak gezmekteler. Ve bu o kadar sıradanlaştı ki anormaller artık normalleşti. Normallerin anormalleşme safhasında ise yerin altı üstünden daha hayırlı olacak gibime geliyor. 

Dededen toruna, babadan oğula ne ara bu kadar değiştik? Nasıl oldu da kanaatkâr dedelerin kanaatsiz torunları olduk. Edep timsali ninelerin, annelerin edep yoksunu çocukları olduk.

Bir nesil, nineden toruna bu kadar mı değişir?

“Bizim zamanımızda” diye başlayan cümleleri sevmesem de geçmişten alıntı yapılması gerektiğinde, anlatım şekli, aktarım girişi olarak kullanmak zorunda kalıyoruz. Evet, bizim ilkokul yıllarımızda defter, kitap, kalemi idareli kullanırdık. Yeni defter alamaz geçen yılın defterlerini silgi ile silip yeniden kullanırdık.  Şimdi öğrencilerimin buruşturup çöpe attığı kâğıtlarla dolu kovaya bakarken gözlerim doluyor. 

Ben demiyorum ki bizim yaşadığımız yoklukları çocuklarımız da yaşasın. Kağıt bulamasın kalem bulamasın. Asla. Hatta onları yokluğa, yoksulluğa layık görmek anormallikten öte kilinklik bir durumdur.

Benim ortaya koymaya çalıştığım var olana şükreden, verilene kanaat eden erdemli nesillerin yetişmesine katkı sunmaktır. Geçmişi sentezleyip geleceğe yönelmelerine destek olmaktır.

Daha dün,  berber dükkânında tıraş oluyorum. Benden başka yaşları yirmi ila otuz aralığında olan beş kişi daha var. Tıraş olurken sıra bekleyen gençler aralarında kripto para vurgunu tüyoları, bahis, at yarışı ve iddia gibi konuları konuşuyorlar.

Akşama Türkiye ile Cebelitarık milli maçı var. Gençler terlemeden, emek üretmeden, kolay yoldan para kazanmak için bahis oynamışlar. Kendi tabirleriyle parayı vuracak bir girişimde bulunmuşlar. Türkiye’nin futbol maçındaki bu zayıf rakip takıma yenilmesi durumunda bin lira koyup dört yüz elli bin lira alacakmışlar. Yani Türkiye’de, Türk gençleri Türkiye’nin yenilmesini istiyor, bunun için dua edip adak adayıp, dilek diliyorlar. İnşallah Türkiye yenilir de parayı vururuz diyorlar.

Şok haldeyim. Helalliği, haramlığı yani işin manevi tarafının çoktan gittiğini zaten biliyordum da, işin milli tarafının da yerle yeksan olduğunu inanın bilmiyorum. 

Akşamki milli maçta skor Türkiye lehine oldu. Futbol maçında galip gelsek ne olur, gelmesek ne olur, mesele o değil. Mesele şu ki:

Biz golü daha maç başlamadan yemişiz.

Dostlar dünyanın uzayı parsellediği günümüzde bizdeki durum bu. Artık adına ze kuşağı mı dersiniz yoksa meeee! kuşağı mı ne derseniz deyin, geleceğimizi emanet edeceğimiz gençlerimizi aklı ve ahlakı güzel insanlar olarak yetiştirmeden bir yerlere varmamız mümkün değil.

Yüce çınarlar semaya doğru yükselirken kökleriyle toprağa tutunup yıllarca öyle kalırlar. Geçmişine tutunmayan insanlardan çınar olamaz. Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez.

Şeyh Edebalinin dediği gibi: “Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın, nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın.”

Geçmişi bilmeden bugünü yaşayamaz, bugünü doğru yorumlamadan da geleceği planlayamazsınız.

H. İbrahim ÇORAKLI

Devamını Oku

Hatasızlık hatadır

Hatasızlık hatadır
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hafızlık eğitimi yapan öğrencilere motivasyon seminerindeyim. Karşımda pırıl pırıl, nur yüzlü çocuklar. Göz göze, yüz yüze elli beş dakika süren bir sunum yaptım. Sorular kısmında epey zorladılar beni. Bir ara tilavet hatalarına çözüm olarak ne önerirsiniz? sorusu geldi. Konu talim, tecvit gibi teknik olduğu için cevabı tek cümle ile verilecek cinsten değildi. Ben de kendilerine “Tilavet Hataları ve Çözüm Yolları” adlı kitabımı önerip ve bununla ilgili ayrı bir konferans verme konusunda sözleşip diğer konulara geçtik.

Sahneden inince öğrenciler bir anda etrafımı sarıp çaya davet ettiler. Kıramadım hemen yandaki çay ocağında çaylarla birlikte sohbeti iyice demledik. Konu döndü dolaştı tilavet hatalarından davranış hatalarımıza geldi. Bu sefer soruları ben sorayım, cevabı siz verin dedim.

–          Hayatı yaşarken hata eder misiniz?

Genelde öğrencilerin verdiği cevaplar kısa ve net oldu.

–          Evet hocam, elbette ederiz.

Sıra ikinci ve can alıcı soruya geldi.

–          Peki, hatanızın size söylenmesinden memnun ya da rahatsız olur musunuz?

İşte burada cevaplar çeşitlendi.

–          Hatamın söylenmesini pek sevmem hocam, duymak istemem hatta rahatsız olurum.

–          Rahatsız olmam.

–          Hatamın uygun bir üslupla söylenmesinden rahatsız olmam.

–          İyi niyetli ise rahatsız olmam. Kötü niyetliyse bende onun hatasını ona söyler onu rahatsız ederim.

–          Hatamı söyleyene bakarım. Benden iyiyse rahatsız olmam. Benden kötü ise olurum, sana ne be der kızarım bile.

–          O anki havama göre değişir.

Yaşları 15-17 arası olan öğrencilerle sohbetimiz bir saatten fazla sürdü. Gençlerin görüşleri aşağı yukarı böyleydi. Hata edildiği herkesin kabulü, düzeltme hususunda ise bazı şartların olduğu görüldü.

Hatasızlık insan için imkânsız olduğuna göre demek ki hata yapılabilir. Önemli olan o yapılan hatayı terk etmek, düzeltebilmektir, aynı hatayı tekrar etmemektir.

Tabi bir de şu önemli soruların cevaplarının doğru bir şekilde verilmesi lazım.

–          Hatalarımızı kim görecek, nasıl görecek, nasıl söyleyecek. Ve sonuçta biz bu durumu nasıl karşılayacağız.

Etrafımızda hatalarımızı söyleyebilecek vasıfta dostların olması aslında çok büyük bir nimettir. Yeter ki dostane söyleyebilsin, yıkıcı değil onarıcı bir dil ile söyleyebilsin. Benim gençlerden aldığım mesaj bu yöndeydi. Aşağıdaki cümle yukarıda verilen en güzel cevaplardan biri olduğu için altını çizerek kalın harflerle bir kez daha alıntılıyorum.

“Hatamın uygun bir üslupla söylenmesinden rahatsız olmam.”

*   *   *

Hata etmek hata değildir aslında. Hata; hatayı tekrar etmek, hatada ısrar etmektir. Daha da kötüsü ise hatayı savunmak, hataya teşvik etmektir.

Gelişim için eskilerin tabiriyle seyr-ü sülük (doğru yolda ilerlemek, o yolda yol almak), tekamül için bize hatalarımızı gösterecek kişilere ihtiyacımız var. Hele de idareci yönetici pozisyonunda isek; hatamızı görmeyecek kişilerden daha çok görenlere ihtiyacımız var.

Ne demiş büyükler: Sanatçıları alkış, idarecileri eleştirel bakış yüceltir. Ve tabii ki o hatalar söylenince de onu karşılayacak olgunluğa, onu düzeltecek iradeye de sahip olmak gerekiyor.

Tarihin gördüğü en büyük imparatorlardan Büyük İskender yıllardır yanında olup kendisini bir kez dahi eleştirmeyen vezirin işine son verir. Vezir sorar:

            –   Efendim acaba bilmeden bir kusurumuz mu oldu ?

İskender cevap verir.

–  Bunca yıldır tek bir hatamı söylemedin. Ben beşer olduğuma göre mutlaka hata etmişimdir. Eğer hatamı göremedinse cahilsin demektir, yok eğer gördün de örtbas ettiysen hainsin. 

H.İbrahim ÇORAKLI

www.ibrahimcorakli.com

Devamını Oku

Affet bizi Ey Muhammed!

Affet bizi Ey Muhammed!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Fiyatlarının uygun oluşuyla bilinen köftecinin önündeyim. Acelem var, köfte alıp eve gideceğim. Sipariş vermek için sıraya giriyorum.

Önümdeki gencin kıyafetlerine takılıyor gözüm. Birbiriyle uyumsuz kıyafetleriyle genç adam herhalde yeni bir modanın öncülüğünü yapıyor olamazdı.

Zira üstü başı hem eski hem yırtık hem de kirliydi.

Dikkatli bakışlarımı kendisinden kaçıramamış olmalıyım ki tüm samimiyetiyle “Abi istersen yer değiştirelim. Aceleniz varsa sıramı verebilirim. N’olacak, ben beklerim abi.“

“Ben beklerim abi” derken yüzüne dikkatli baktım. Bakınca da içim bir tuhaf oldu. Acıdım mı, sevdim mi bilemedim. Ama sanki abi deyişine karşılık kardeşim diyesim geldi ve bir anda kanım ısındı çocuğa.

On yedi yaşlarında olduğunu tahmin ettiğim gence sırasını vermek istemesinden dolayı teşekkür edip teklifini kabul edemeyeceğimi, ben de kendisi gibi bekleyebileceğimi söyleyip tekrar tekrar teşekkür ettim.

Nihayet sipariş verme sırası ona geldi. Genç, köfte siparişi vermek üzere kasada bulunan adama iyice sokulup sadece onun duyacağı çok kısık bir sesle:

–  Ekmek arası köfte ne kadar?

–  En azı 15 TL’den başlıyor.

–  Abi benim 10 liram var. Bana on liralık verebilir misiniz?

– Maalesef öyle bir şey yapamıyoruz. Menü ve fiyatlar sabit. Bizim fiyatları düzenleme yetkimiz yok, biz buranın sahibi değil, çalışanıyız.

– Abi, şey… Diyorum ki ekmeğin arasına eksik köfte koysanız yine de olmaz mı?

– Olmaz. 

Genç adam ızgarada cızırdayan köftelere son bir bakış atıp gitmek üzereydi. Kasaya doğru ilerleyip hesabı ödeyeceğimi söyledim. Zira bu üzücü diyaloğun daha fazla uzamasını istemiyordum. Kasaya içi duble köfteli, iki adet köfte ekmek ve içecek siparişi verdim.

Köfteleri almış, bahçe katında bulunan köşe masaya geçmiştik. Genç adam yüzüme bakıyor elindeki ekmek arası köfteyi ısırmak için adeta izin istiyor gibiydi.

– Buyur yiğidim, afiyet olsun. 

– Sağol abi. Kaç gündür açım.

Köfte ekmek yenilirken genç adamın iri siyah gözleri parıl parıl parlıyordu.

Yaşarmış gözlerini silme gereği duymadan yemeğe devam etti.

Adının Muhammet ve kimsesiz, sokaklarda yaşayan biri olduğunu öğrendiğimde lokmalar boğazıma dizildi.

Müslüman halkın yaşadığı bir ülkede, adı da Muhammet olan bir delikanlı üç gündür yemek yiyemez halde ise vah bize, yazık bize, yuh olsun bize.

Biz nasıl tok uyuduk acaba?

Hani komşusu açken tok yatan bizden değildi? Yoksa biz bu Hadis-İ Şerife inanmıyor muyduk ? 

Peki o zaman bu sözüne inanmadıktan sonra Peygamberin diğer sünnetlerini yapmanın bir anlamı, bir faydası olabilir miydi?

Bir Peygamber ‘benden değilsiniz’ dedikten sonra, onun hangi sünnetini işlersek işleyelim o Peygamberin ümmeti değiliz demek değil miydi? Peki bizim durumumuz nedir bu durumda?

Öyle ya Müslüman mıyız, değil miyiz, neyiz biz?

Muhammet’in hayat hikayesini dinlemek istedim ancak utancımdan, ona bakacak yüzüm olmadığından dinlemeye cesaret edemedim.

Ve daha bir kaç gün önce davet edildiğim yemekli daveti düşündüm. Biz o gün tıka basa yemek yiyip akşam soda ile şişkinliğimizi bastırrken Muhammed aç uyumuştu yani.

Hele o yüz kişiye verilen yemek ile bin kişinin karnı pek ala doyabilir, tok uyuyabilirlerdi.

Eğer bir ülkede bir insan aç kalırsa bunun vebali herkesindir. Peki ya ultra lüks otellerde, restoranlarda çöpe atılan yiyeceklerin hesabı verilmeden cennete nasıl gidilecekti acaba? 

Düşünmeden edemedim. Ve kendimi çok kötü hissettim. Durumdan kaçmak için midir acelemden midir nedir bilemem, gencin eline bir yüzlük sıkıştırıp oradan ayrılmak istedim.

Bir insan yüz liraya kaç defa bakar ki? Muhammet paraya baktı, baktı, baktı. Sonra sol avucunda tuttuğu parayı sağ eliyle birkaç kere sevdi. Sıvazladı sıvazladı, tekrar tekrar sevdi.

O anı görünce tüm soluğum kesilmiş, oracıkta resmen bitmiştim.

Veda etmek üzere uzattığım elimi bir müddet bırakmadı. “Elimden tut abi, sen de beni bırakma” der gibiydi. Resmen perişan haldeydim.

Kendisinden af dilemek, beni affet demek için bu masum eli öpmek üzere iken birden bana sarıldı. Sarıldı sarıldı, sımsıkı sarıldı. Sanki yıllardır evlat ile baba birbirini görememişte yeni kavuşmuşlar gibiydik.

Hiçbir zaman bir daha aynı hisleri hissedemeyeceğim kadar duygu ile doldum.

Evet, biz bu çocukları koruyup kollamadan, bu ülkedeki yoksulları gözetmeden ne bu dünyada ne de ahirette huzur bulamayacağız.

Peygamberimiz Hz. Muhammed’e cennette komşu olmak istiyorsak, bizim önce çevremizdeki Muhammetlere komşu olmamız gerekiyor.

Hz. Muhammed’e (SAV) özür beyan etmeden önce komşumuz Muhammedlerden özür dilemeliyiz.

H. İbrahim ÇORAKLI

Devamını Oku

Değişim olmadan, gelişim olmaz

Değişim olmadan, gelişim olmaz
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Değişim, gelişimin olmazsa olmaz en önemli ayağıdır. Değişim olmadan gelişim olmaz. 

Peki, değişmeden geliştiğini iddia edenler yok mudur ? Vardır elbette. Lakin onlar gelişmemişliğini geliştirmiş kişilerdir. En  uzak durulası tipler bunlardır.  

Kabalıklarını kabadayılık, kalınlıklarını, zorbalıklarını güç ve kuvvet olarak tanımlamalarına bakmayın. Hele hele o üstten bakar hallerine sakın aldırmayın. Ben güçlüyüm diyenden daha acizi yoktur. Bu tipler de en aciz ve en zayıf kişilerdir. 

Uçak yolculuğunu yapmışlığınız vardır, bilirsiniz. Uçaklar en hızlı ulaşım aracıdır. 

Uçak taksi modunda yerde bir müddet gittikten sonra, belirli hıza ulaşınca uçar gider.  

Uçakta giderken pencereden dışarı baktığınızda gördüğünüz manzara sürekli değişir. Sanki siz duruyorsunuz da  evler, ağaçlar, yollar, ırmaklar hızla geri geri gidiyor gibi gelir. Aslında duran manzaradır, ilerleyen sizsinizdir. Böylelikle köylerin, şehirlerin önünden, üzerinden geçer gidersiniz. 

Bu sizin ilerlediğinizi ileri doğru gittiğinizi gösterir. 

Şayet baktığınızda hep aynı şeyleri görmüş olsaydınız, manzaranız hiç değişmemiş olsaydı yerinizde saymış olacaktınız. O yüzden  bakış açınızdaki değişim ne kadar hızlı olursa ilerleme de aynı ölçüde hızlı oluyor demektir. 

On yıl, yirmi yıl, kırk yıl önceki şeyleri söylemek, aynı yerde durmak övünülecek bir durum değildir. Sabit fikirli olmak gelişimin önündeki engellerin başında gelmektedir. 

“Herkes aya, siz yaya” tabiri sanırım bu şahısların durumunu özletmek üzere söylenmiştir. 

Değişen aletleri kullanmak da maalesef değişmek anlamına gelmiyor. Adam son model telefon kullanırken çağdaş olurken, telefonda söyledikleri, kullandığı telefonla ne yaptıkları onu nasıl kullandığıyla da çağın çok dışında kalabilmektedir. 

Öyle Avrupa’da Amerika’da yaşamakla da gelişim değişim olmayabiliyor. Lüks marka kıyafetler giyinmekte insanı lüks insan, kaliteli insan yapmayabiliyor. 

Hele hele isimle söylemle de hiç olmuyor bu işler. 

Olgunluğa bakmalı, olgun davranışlara fikri derinliklere bakmalı, icraata bakılmalı.

Devletler bazında düşündüğümüzde de durum aynı. Örneğin İran’ın adı;  İran İslam cumhuriyeti. Gerçekte adına münasip İslam, cumhuriyet, demokrasi, özgürlük var mı ? 

İngiltere’nin adı da Birleşik Krallık. 

Peki İngiltere’de krallık var mı? Krallıkla mı yönetiliyor?

El cevap; isimlerindeki efsunlu sıfatlara bakıp da yanılgıya düşmeyin. 

İran da cumhuriyet, İngiltere’de krallık yok. 

Adamın adı Muhlis. Muhlis; ihlaslı samimi, içi de dışı gibi. Özü sözü bir. Dersin ki ihlaslı samimi bir adam, bana bundan zarar gelmez. Ama adam pek ala sahtekarlık yapabiliyor. Aldanmayın. 

İsmi Emin olan müteahhitten daire aldığınızda emin bir kişiliği olmadığını kazıklandıktan sonra anlamış oluyorsunuz. 

İlk dolandırıldığımda beni dolandıran adamı oto pazarının mescidinde görmüştüm. Ayaklarında abdest için kolaylık sağlayan mest dediğimiz bir ayakkabı vardı. Oradan adamın namazı sürekli kıldığı düşüncesine kapıldım. Güvenip arabasını satın aldım. Çalıntı arabayı bana satıp paramı dolandırdığını polis çevirdiğinde anladım. Üstelik çalıntı araba sahibi olmaktan neredeyse başım belaya girecekti. 

Yani  görüntülere, resimlere, isimlere, isimlerdeki efsunlu anlamlara aldanmayın.  Onlar sizi yanıltmak için gösterilen ilizyonist argümanlar. 

Dikkatli ve rasyonel olmazsanız sizi rahatlıkla kaldırabilirler.   

Bence iki sınıf insan en uzak durulası insanlardır. 

1- Değişime direnen insanlar. 

2- Dışı değişmiş, içi değişmemiş olanlar. 

Gelişmemişliği değiştirmek için önce değişmemişliği değiştirmek gerek. 

H. İbrahim ÇORAKLI 

Devamını Oku

Eğiticilerin eğitimi

Eğiticilerin eğitimi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yeğenimin oğlu, adı Hamza. Hamza adı ona muhtemelen Hz. Hamza’ya olan sevgiden, onun gibi olsun, ona benzesin, onun yolunda olsun diye konulmuş olmalı. 

Bizim Hamza on dördüne yeni girmiş bir Anadolu delikanlısı. Daha bıyıkları terlememiş aslında henüz bir çocuk o. Hayatın siyah beyaz yönleriyle tanışmamış, insan yavrusuna toz pembe renklerin en çok yakıştığı yaşta.

Lise giriş sınavlarından oldukça yüksek puan alarak Anadolu İmam Hatip lisesine yazılmış. Tabi bunun için aile büyük fedakarlık yapıp dershaneye göndermiş. Aile kendi konforundan vaz geçmiş, sırf iyi yetişsin diye ailenin gelir kısmından epeyce miktar parayı ona ayırmış. 

Okulun ilk günü heyecanla okula gitmek üzere sabah erken saatte babası ile birlikte bana geldiler. Babası benden ilk gün olması, benimde eğitimci olmam hasebiyle hem dua, hem de birlikte okula götürelim ricasında bulundu. 

Bir akrabamızın ‘küçük beyi’ni liseye götürmekten büyük keyif alacağımı söyleyip yola çıktık. 

Bu arada ben de bir iki günlüğüne köyde misafirim. 

Hamza’nın ailesi köyde yaşıyor, okulu ise şehirde. Köyle şehir arası otuz dakikalık yol. 

Erkenden, heyecanla yola çıkıyoruz. Ders zili çalmasına yarım saat kala okula varıyoruz. Hamza okul bahçesinde yerini alırken biz arabanın içinde ona bakıp dua ediyoruz. 

Müdür yardımcısı olduğunu sonradan öğrendiğim zat okul bahçesinde sıra halinde dizilmiş öğrencilere heyecanlı bir konuşma yapıyor. Konuşma dememe bakmayın adeta kükrüyor. 

Arabanın camını açıp konuşulanlara kulak kesiliyorum. 

Aman Allahım, duyduklarıma inanamıyorum. Müdür yardımcısı basıyor fırçayı. Fırça lafın en hafif tabiri. Son derece kaba bir üslup ile çocuk yaştaki öğrencileri resmen tahkir ve tehdit ediyor. 

“Ya adam gibi bu okulda kurallara uyarsınız. Ya da  ….. olup gidersiniz.”

İnanamadım. Sesimi nefesimi adeta o an bıraktım. Sadece yutkunup tekrar tekrar dinledim. Tehdit dili hız kesmeden devam ediyordu. 

Öğrencilerin bulunduğu yerden beş altı basamak yüksekte, elleri cebinde, acayip kılık kıyafetiyle gözüme bir müdürden daha çok sokak kabadayısına benzeyen müdür yardımcısını şok halde izledim.  

Gitgide dozu artan konuşmasını, tavır ve verdiği olumsuz vücut dili ile söylediklerine daha fazla dayanamadım. Arabamı ters yöne sürerek oradan hızla ayrıldım. 

Tabi aklımda bin bir düşünce. Nefes alış verişim yükseldi. Okul bahçesinden fiziken ayrılsam da düşünce olarak müdür beyin söylediklerinden beynim bir türlü kurtulamadı. 

Ya hocam Allah aşkına, daha okulun ilk günü. Söylenecek o kadar güzel söz varken nefret dili de nedir?

Kaba saba konuşmalar sokaktaki bir insana yakışmazken eğitilmiş ve eğitim vermeye ehil bulunmuş bir eğitimciden, eğitimcilerin idarecisinden nasıl sadır olur inanın anlamış değilim. 

Hele de okula geldiğin ilk gün seni kovarım, okuldan atarım, okulla ilişkinizi keserim gibi ifadeler ne kadar yakışıksız.

İmam hatip lisesinin açılışında bir aşır okumak, dua ile başlamak çok mu zor. Hadi onu geçtik, bir besmele çekilip giriş yapılamaz mıydı? Onu da geçtik bir hoş geldiniz denilip, iyi dilek ve temennilerle çocuklara tatlı dil, güler yüz gösterilemez miydi? 

Halbuki söylenecek o kadar güzel sözler var ki Türkçemizde. Moral verici, motive edici, kolaylaştırıcı, destekleyici çok güzel ifadeler temenniler pekala sıralanabilirdi. 

Ne bileyim en azından çocuklar bizi ve okulumuzu tercih ettiğiniz için teşekkür ederim denilse ne kaybedilirdi. 

Sormak istiyorum sayın müdür: Korku, tehdit ve tenfir dili ile sindirilmiş, merak ve keşif duyguları söndürülmüş gençlerin yetişmesi, geleceğe yönelik yeni buluşlar yapması mümkün müdür? 

Yorucu, yıpratıcı, korkutucu, ürkütücü, cezalandırıcı tavırların eğitim öğretimde yerinin olmadığını daha kaç kurban vererek anlayacağız. 

Hamza’yı düşünürken yüreğim burkuldu. O kadar masum yüzü vardı ki bakmaya kıyamazsınız. Kirlenmemiş pırıl pırıl bir genç. 

Ya hocam, yüzlerce Hamza önünüze gelmiş, gözünüzün içine bakıyor. Sayın hocam sevgi dilinizi kullansanız, o gençleri cevher olarak görüp onları birer mücevhere dönüştürseniz ne kaybedersiniz. 

Aklıma yarım asır önce gittiğim ortaokuldaki matematik öğretmenim geldi. Hiç suçum günahım yokken gelip bana tokat atmıştı. Ve ben o tokat yüzünden okul hayatımda matematik dersinden hiç 100 tam puan alamamıştım. 100 tam puanı bırakın 90, 80,70 bile hemen hemen hiç alamadım.  Matematikten 50 ile zar zor geçtim. 

Otoritesini tüm sınıfa kabul ettirmek için beni kurban seçmesini, yaptığı kabalığın bende bıraktığı travmanın telafisinin en verimli yıllarımı aldığını düşünüyorum. Ve o anı asla unutmuyorum. Unutamıyorum. Nerde bir öğretmen kabalığı görsem aklıma maalesef o kötü an geliyor. 

Öğrencilerden önce öğreticilerin eğitiminin büyük önem arz ettiğini düşünüyorum. 

Tabi tüm öğretmenler böyledir demiyorum. Geneli işinin ehli olan değerli hocalarımızı saygı ile anıyorum. 

Ancak içlerindeki bu kaba saba adamları ya eğitmek ya da yol kenarına bırakıp yola öyle devam etmeleri gerekiyor. 

Bir insanın kötü bir öğretmene denk gelmesi onun şansızlığı olmamalı. 

Ve bunun bir vebali bir sorumlusu, bir sorumluluğu da olmalı diye düşünüyorum. 

Çınar olacak fidanları çalıya çeviren bu taş kalpli eğitimin yüz karalarının bu kutlu camiadan ayıklanması gerekir. 

Pilavın içindeki bir taş dişinizi kırdıktan sonra yedirdiğiniz yemeğin makbule geçer bir yanı yoktur. 

H. İbrahim ÇORAKLI

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

ankara escort