H.İbrahim Çoraklı, Author at The Anatolia Post - Dünya'dan Güncel Haberler

Beşiktaş escort Etiler escort Nişantaşı escort

bettilt giriş

07 Aralık 2022 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

ataşehir escort
a İmsak Vakti 02:00
İstanbul 10°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
H.İbrahim Çoraklı

H.İbrahim Çoraklı

29 Eylül 2022 Perşembe

Anadolu insanı Anadolu irfanı

Anadolu insanı Anadolu irfanı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

İstanbul hiç şüphesiz çok güzel ve özel bir şehir. Taşıyla toprağıyla altın, boğazı gerdan, köprüleri inci, tepeleri adeta yakuttan birer tepsi.

Kalem erbabının ifade ettiği gibi: İstanbul’da yaşamak, İstanbul’u yaşamaktır.

İstanbul’da yaşamak güzel, çalışmak ise keşmekeş trafiği ve kozmopolit yapısı sebebiyle bir o kadar zor.  Gerilen, yıpranan sinirler çoğu zaman insanda bu güzel şehirden uzaklaşma isteği oluşturmaktadır.

Yıllık iznimi geçirmek üzere tatil beldelerine gitmeye karar verdiğimde aklımda bir yer yoktu. Eşim sahil kentleri yerine kaplıca tatili olsun istedi.

Bir dostumuz bize Afyon Grand Özgül Termal Oteli tavsiye etti. Rotayı o yöne çevirdik.

Bin iki yüz kapasiteli Grand Özgül Termal Tatil köyünde yer bulmak kolay olmadı. Zar zor son kalan odayı tutarak nihayet otele giriş yaptık.

Burası bir otel değil rüya tatil köyü. Tesis gerçekten son derece güzel tasarlanmış ve bir o kadar güzel ve doğru işletiliyordu.

Yaklaşık yüz dönüm arazi üzerine kurulu tesisin ortasında restoran havuz ve alışveriş merkezleri, dinlenme ve çeşitli aktivitelerin yapıldığı ve mekanlardan oluşuyordu.

Etrafına dört katlı bloklar halinde konaklama odaları yapılmış olması tesisi daha kullanışlı hale getirmişti.

İyi yöneten idareciler, güler yüzlü ve iş bilen çalışanlarıyla adeta Anadolu’nun bağrında adeta  on numara beş yıldız hizmet veriyordu.

Özellikle çalışanları, hizmet personelinin görev anlayışına bayıldım.  Yaşları 18-30 arasında olan bu kardeşlerimiz bizlere kusursuza yakın hizmet verdiler. Hepsi pırıl pırıl genç çocuklar. Sanki büyümüşte küçülmüşler.

İşte dedim Anadolu insanı bu, işte Anadolu irfanı dedikleri de bu olmalı.

Çay saatinde kendileriyle tanışma fırsatım oldu.

Edepli halleri, insanın içini ısıtan bakışlarıyla durmadan yorulmadan çalışkan halleriyle bu çocuklar beni adeta büyüledi.

Hayalleri, hedefleri olan dürüst, namuslu, öz disipline haiz, saygılı, samimi bu çocuklarla iftihar ettiğimi söylemeliyim.

Bin iki yüz kişinin konaklama, yemek, havuz, kaplıca, spor ve huzurlu vakit geçirme hususunda ellerinden geleni yaptılar.

Aldıkları maaşı son kuruşuna kadar helal ve binlerce kez teşekkürü hak ettiklerini düşünüyorum.

Otel müdürlerinden Kübra hanımla kısa bir röportaj yaparak çalışmalar ve çalışanları hakkında bilgi aldım. Kendisi işini ve personelini çok seven bir yönetici.

Daha çok iç turizme yani ülkemiz insanına hizmet eden tesis ve hizmetleri hakkında bilgi verdi. Onu dinlerken ülkem adına gururlandım.

Kaplıca suyunun faydaları, maden suyunun bu bölgeden çıktığını Allah Teala’nın kullarına ikram ettiği doğal kaynaklarımız hakkında bilgiler verdi.

Ayrıca zihnen ve bedenen yorulan insanımıza hizmet etmenin kendilerini ve çalışan yaklaşık iki yüz personeli çok mutlu ettiğini söyledi.

Ulusal basın yayında reklamlarının olmadığını sorduğumda;

– En büyük reklam müşteri memnuniyetidir, diye cevap verdi.

Son gün kırk yıl hatırı ve hatırası olsun diye kahvelerimizi içerek otelden son derece memnun ayrılık.

Yorgun, otel konsepti hakkında bilgisiz hizmetle hakkında tedirgin halde geldiğimiz tesislerden dinç ve mutlu şekilde ayrılarak İstanbul’a doğru yola koyulduk. Hem paramızı ve hem de duamızı alan bu güzel insanlara binlerce kez teşekkürler.

Devamını Oku

Sözü pişirelim

Sözü pişirelim
0

BEĞENDİM

ABONE OL

-Ağzıma geleni söylerim ben.

-Ben lafımı kimseden esirgemem.

-Aklımdaki ağzımdadır benim.

-Ben sözümü hiç çekinmeden söylerim. 

Yukarıdaki sözleri mutlaka sizler de çok duymuşsunuzdur. Çoğu zaman duyduğunuzda üzülmüş günlerce negatif etkisinden kurtulamadığınız olmuştur. Gününüzü belki de hayatınızın önemli bölümünü heba ettiğini düşünmüşsünüzdür.

Bu yazımızda bu hususu ele almak istiyorum.

Aslında cevabını aradığımız soru; insanın her ağzına geleni söylemesi övünülecek bir durum mudur?

İnsanın ilk ağzına gelen sözler genelde ölçülüp biçilmeye, tartılmaya vakti olmayan sözlerdir.

Dolayısıyla övünülecek sözler üzerinde ince ince düşünülüp ifade edilenlerdir. Bir kelimesi fayda ve zarar bakımından binlerce kere hesaplanmış, kerem ifade eden, onaran tamir eden sözlerdir.

Saygısızlık ifade eden kırıcı yaralayıcı sözlerden sonra; Ben lafımı adamın yüzüne söylerim, kimseden korkmam çekinmem sözü de içeriğinde incelik barındırmayan sözler grubundandır.

Elbette zalime karşı, güce ve güçlüye karşı gerçekleri hakkı ve hakikati çekinmeden söylemek, söyleyeni kahraman yapar. Lakin mazluma, zayıfa, halka ve haklıya bu tür dik sözler söyleyerek diklenmeler söyleyene hiçbir şey katmaz.

Büyüklerimizden duyduğumuz çok güzel ölçü vardı. Rahmetli büyüklerimiz bu hususta şöyle söylerlerdi.

– İnsanın boğazının kertiği olmalı. 

– Her aklına geleni ağzına getirmemeli.

– Ağzına geleni söyleyen, aklına gelmeyeni işitir.

Sözünü düşünmeden, iyice tartmadan, pişirmeden söylenen sözler yaralar. Mevcut yarayı derinleştirir.

Yaşça küçük olanın büyüğüne ders vermek! maksadıyla kısa yoldan karizma ya da itibar elde etmek isteyenler bilmelidir ki; bu yol yol değildir. Bu illegal yoldan zengin olmak isteyenlerin durumu gibi son derece sağlıksız bir yoldur.

– Adama ağzıma geleni söyledim, gıkı çıkmadı.

Bir düşünelim bakalım. Neden gıkı çıkmadı acaba? Seviyesini düşürmemek için olabilir mi ?

Bir söze bir de söyleyene bakmış olabilir mi? Ne bileyim belki de beladan kaçmış, daha hayırlı bir işe yönelmiş olabilir mi?

Sözümüz kerem ve hikmet dolu ise sizin o sözü övmenize gerek yoktur. O söz sahibini över zaten. Ne güzel ifade ettiniz, kitabın tam da ortasından konuştunuz gibi övgüler, güzel sözlerden sonra duyulanlardır.

Her tarafı stres ve sıkıntı ile kuşatılmamış günümüz insanın duymak istediği sözler pozitif enerji veren sözlerdir.

Küçük küçük detaylarda mikroskobik eksikler bularak karşı tarafı yaralayan sözlerin kimseye bir faydası yoktur.

Moral veren, umut aşılayan, onaran mutlu eden sözleri söylemek o kadar da zor değil aslında. İyi niyet, samimiyet ve gönül güzelliği yeterlidir.

Gelin hep beraber gönül insanı, gerçek halk kahramanı Yunus Emre’mize kulak verelim.

Keleci bilen kişinin

Yüzünü ağ ede bir söz

Sözü pişirip diyenin

İşini sağ ede bir söz

Söz ola kestire başı

Söz ola kese savaşı

Ağu ile pişmiş aşı

Yağ ile bal ede bir söz.

H. İbrahim Çoraklı/İstanbul

Devamını Oku

Merak ediyorum

Merak ediyorum
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Söylediğine inanmayanlarla inandığını söylemeyenlerin toplum içindeki oranları kaçtır merak ediyorum. 

Aslında asıl merak ettiğim hangi tarafın çok olduğu. Yani inanmayanlar mı yoksa inandığını söylemeyenler mi daha fazla?

Bu hususta kendime ait bir fikrim var ama okurlarda ön yargı oluşmaması için şimdilik açıklamıyorum.

Ahiret gününe iman etmek imanın altı şartından biridir. Yani öldükten sonra bu dünyada yaptıklarının hesabını vereceğine inanmak. Bu itikat meselesine inanmayan dinden çıkar, kafir olur.

Yüzde doksan dokuzu müslüman olan ülkemizde sorsanız, imanın bu altı şartına inanmayan yoktur. Peki lafta böyle de uygulamada durum nedir?

Günlük işler, resmî işler, çarşı pazar komşuluk, karz-ı hasen vs.hemen hergün karşılaştığımız olaylara baktığımızda insan şüpheye düşmüyor değil.

Hesap vereceğimize inanıyor muyuz? Yoksa inanmıyor muyuz?

Çürük malları alta, sağlam ve göz alıcı olanları üste koyup müşteri kandıranlar, sizce ahiret gününe inanıyor mudur? Bir gün bunun hesabını vereceğine inanıyor mudur?

Garibana aslan kesilip kükreyen, güçlüye ve güce kedi olup miyavlayanlar; ölüm var, ahiret var, hesap var diye inanıyor mudur acaba?

Devletin malını, milletin hakkını ve hukukunu korumakla görevli olanlar, ellerindeki malı deniz suyu gibi harcayanlar, yetim hakkı yiyenler ahirette bunun hesabını vereceğine inanıyor mudur?

Mevzu devlet hazinesi, milletin vergilerinin korunması olduğunda kılı kırk yarması gerekenler, makam araçları ile mutfak alışverişlerini, çocuklarının okul servislerini yaptıranlar öldükten sonra bunun hesabını vereceğine inanıyor olabilir mi?

Devletin işlerini yaparken devletin mumunu, şahsi misafirleri geldiğinde kendi mumunu kullanan Hz. Ömer’in gittiği cennete talip olanların sizce utanma arlanma diye bir duygusu kalmış mıdır?

Dolandıranlar, borcunu ödememek için her türlü hileye başvuranlar, teraziyi eksik tartanlar, şişirme işler yapanlar, hesabı bilerek şişirenler, ahiret hesabına inanıyor mudur?

Zinayı normal, eşini aldatmayı marifetmiş gibi gösterenler, zinanın haram olduğunu dolayısıyla ahirette hesaba çekileceğine inanıyor mudur acaba?

Mahremiyeti aleniyete dönüştüren ve bunu sergilemekten haya etmeyenler ölüme, ölümden sonraki hayata inanıyor mudur?

Günlük hayatta karşılaştığımız olaylar bize gösteriyor ki;

Dilimizle ahiret var deyip yokmuş gibi hayat yaşamaktayız.

Her gün yerin bir metre altına binlerce insanı gömerken, bir gün kendimizin de gömüleceğini düşünmediğimizi düşünüyorum.

M. Akif merhumun dediği gibi:

Müslümanlık nerede, bizden geçmiş insanlık bile,

Alem aldatmaksa maksat, aldanan yok nafile

Kaç hakiki müslüman gördümse, şimdi hep makberdedir,

Müslümanlık bilmem ama galiba göklerdedir.

H. İbrahim ÇORAKLI

İstanbul

Devamını Oku

Acı kaybımız!

Acı kaybımız!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Malumunuz son yılda enflasyon hızla yükseldi, ekonomi bozuldu. Bozulan ekonomi ile yarış edercesine ahlak da bozuldu. Sevgi, saygı, edep, haya gibi toplumu ayakta tutan değerler enflasyonun zıddına hızla düşüşe geçti.

Metro ile eve dönüyorum. Tıklım tıklım dolu.  Yanımda ayakta duran adam 70’li yaşlarda. Hafif kilolu adamın sağ kolu kırık olmalı ki alçıya alınıp boynuna asılmış. Sol eliyle metronun tutamağına tutunmaya çalışıyor.

Koltukta oturan genç, yaşlı adamı görmüyor bile. Telefonuna adeta gömülmüş vaziyette. Sanırsınız ki telefonuyla şirket yönetiyor.

Tabi adama kimse yer vermedi.

Üç durak sonra nerde ise adamın kırılmış kolu yeniden kırılacaktı. Adam yere kapaklanmaktan son anda kurtuldu. Zar zor ayakta durdu.

Bu durumda bile kimse kalkıp yaşlı adama yer vermedi.

Bir hanımefendi durumu fark edip yer vermek istedi. Belki gençlere örnek olur dedim ama olmadı. Bir metre önümde cereyan eden olay; toplumun ahlaki çöküntü içinde olduğu gerçeğini gözler önüne koyuyordu.

*   *   *

ABD’den gelen bir misafirimle öğle namazı için Çamlıca camiine gittik. Namaz çıkışı ayakkabılarımı bıraktığım 067 nolu ayakkabılıkta bulamadım. Etraflıca her yere baktım. Neredeyse tüm ayakkabılıkları dolaştım. Olabilecek her yere göz gezdirdim, yoktu. Söylemesi zor ama gerçek şu ki camide ayakkabılarım çalınmıştı. Camide çalınmıştı.

Aman Allah’ım! Söylemesi bile korkunç.

Camide…

Yanlışlıkla alınmıştır diyecektim ama yerinde hiç ayakkabı yoktu. Neyse olan oldu deyip ayaklarıma naylon poşet geçirip çıktım. Ana caddeye kadar taksi ile gelip meşhur marka spor ayakkabı satan mağazaya girdim.

Fiyatlar resmen uçmuş. İki sene evvel aynı ayakkabıyı aldığım fiyatın tam dört katı fiyatla karşılaştım. Hemen hemen tüm ayakkabılarda, yok artık! denecek etiketler vardı. 

Ayakkabıları beğenerek alırken, parasını söylenerek ödedim.

– Çok pahalı?

– Öyle demeyin beyefendi bunlar çok kalitelidir.

– Ayakkabı değil sanki mücevher alıyoruz, bu nedir Allah aşkına!

– Bize özel bi durum değil, her şey pahalandı. 

Ayakkabılar neredeyse ev kirası kadar. 

Oracıkta giyip mağazadan çıktım. Ne de olsa kaliteli, üç dört sene giyerim, diyerek kendimi teselli ettim.

Aradan on gün geçti. Sadece 10 (on) gün. Ayakkabıların iç astarları yırtıldı. Dışı ile içi arasına konulan süngerler dışarı fırladı. Olamaz, bu kadar çabuk yıpranamazdı.

Şaşkınlığım kızgınlığa dönüştü. Nasıl olur? bu kadar kısa sürede nasıl yırtılırdı. Kendi kendime söylenip duruyordum. Bi arkadaş bana dostane bir hatırlatmada bulundu.

– Hocam meşhur bir markadan almışsın, mağazaya geri götür, kesin değişirler.

Kaliteli olduğu için çok para vererek aldığım ayakkabılar maalesef çürük çıkmıştı. İade etmek üzere mağazaya geri gittim.

Tüm ısrarlarıma rağmen ayakkabıları yenisi ile değiştirmediler, geri almadılar. Bana son derece kuru ve soğuk şekilde aynı cevabı tekrarladılar:

– Kullanıcı hatası.

– Ayakkabıları giyip kaldırımda yürüdüm. Spor ayakkabısı olmasına rağmen koşmadım bile. Zaten 60 yaşında adam spor ayakkabısıyla ne yapabilir ki? Sadece yürüdüm.

– Yanlış kullanmışsınız.

– Yürümese miydim? Yani ayakkabıları ayağıma giymeyip de boynuma mı dolamalıydım. Nasıl yanlış kullanmış olabilirim ki?

– Beyefendi kullanım hatası yapmışsınız.

– Kullanarak hata yapmışım öyle mi?

*   *   *

Şehrin en işlek caddesinde, koskoca tabelası olan mağaza sahibine derdimi anlatamayınca, bir çift ayakkabı daha aldım.

Yeni aldığım ayakkabıları kullanmamaya karar verdim. Kullanım hatası olmasın diye artık ayakkabıları ayağımın altına değil başım üstünde taşımaya karar verdim.

Bozulan ekonomik durumun insanların psikolojisini, ahlaki kalitesini bozduğunu düşünüp tüketici haklarına dava etmekten vaz geçtim.

Bozulan ekonomi bir iki yılda düzelebilir. Tekrar kaliteli ayakkabı üretilebilir. Kaybedilen paralar tekrar kazanılabilir. Onun cevabını ekonomistler daha doğru verir.

Bir eğitimci ve araştırmacı yazar olarak benim gördüğüm;

Kaybımızın para ile ödenmeyecek kadar büyük olduğudur.

Kaybolan sevgi ve saygı, yok edilen esnaf kültürü, yitirilen güven duygusu, ve maalesef bozulan toplum ahlakı çok zor düzelir.

H. İbrahim ÇORAKLI

Ümraniye/ İstanbul

Devamını Oku

Tutsak

Tutsak
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Her şey tutsak bu şehirde. Sadece insanlar değil tüm canlılar tutsak edilmiş durumda. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler. Hatta cansız varlıklar bile tutsak bu şehirde.

Kaldırımlar parke taşı, beton, asfalt, mermer bloklarla kaplanmış. Ve o kaldırımlarda yarım metrekare bir alan içine sıkıştırılmış çınar ağaçları. Ve hatta bazıları tropikal iklimden koparılıp getirilmiş palmiyeler. Alanı belirlenmiş, gelişmesi kısıtlanmış, buradan ileri genişleyemezsin, daha fazla büyüyemezsin diye betonlar arasına sıkıştırılmış ağaçlar. Sanki dalları değil de boynu bükülmüş, başı öne eğilmiş, tutsak edilmiş ağaçlar.

İstese de daha fazla kök salamayacak, daha fazla büyüyemeyecek, gelişim hakları elinden alınmış zavallı ağaçlar. Toprağın enginliğine hasret, hayatı kısıtlanmış, elli santimetre alana tutsak edilmiş.  Mermerin içine dikilmiş kavak, palmiye, akasya. Salkım söğüt ağacı eli kolu bağlanmış, paketlemiş adeta mermerin içinde tutsak.

Genlerinde bulunan serpilmeye müsaade edilmemiş, betona dikilmiş minimize edilmiş çınarlar.

Çiçeklerin de ağaçlardan pek farkı yok. Beslendiği doğal alanın çok ötesinde, mahzun, mağdur, mahcup. Mekânlarından koparılmış, vatanından kaçırılmış, cam çerçeve arkasına, alışveriş merkezlerinin granit zeminlerine konulmuş. Yağmura, güneşe, seher yeline, esintiye, toprağa hasret bırakılmış. Çiçekler evlerde, saksılarda tutsak. Avuç içi kadar toprak içerisine tutsak edilmiş. Hormonlu gübrelerle mevsiminden önce zoraki açmaya zorlanmış çiçekler. Zorla goncası gül açmış, açtırılmış çiçekler.

Kokmayan, yüzü gülmeyen güller, saksı içinde tutsak.

Hayvanlar da tutsak bu şehirde. Siz bakmayın sahibiyle caddelerde dolaştığına. Onlar boynundaki tasmalarıyla tutsak edilmiş. Aslını, orijinalliğini, doğallığını çoktan unutmuş. Cam akvaryumda özel hayatı gözler önünde olan balıklar,  sepet içinde kediler, köpekler. Hepsi tutsak edilmiş devşirilmiş, hırlamayan, havlamayan, hayvanlar tutsak.

Çocuklar mı? Onlar, en talihsiz olanlar. Yürümeyi, koşmayı öğrenip, koşmaya alanı olmayan çocuklar evlerde, balkonlarda tutsak. Balkonlar yerden metrelerce yüksekte. Balkonların etrafı cam ve demir korkuluklarla çevrilmiş durumda. Çocuklar bir kaç metre kare alanda, tutsak. Nasıl koşacak, nasıl mutluluk hormonu sağlayacak ve hayata nasıl mutlu bakacak.

Balkonlarda tutulan çocuklar, balkonlarda tutsak.

Öğrenciler okul binalarında tutsak. Bina içerisinde rakamlar, puanlar,  notlarla tutsak edilmiş durumda. Ezberciliğin esas alındığı kopyala yapıştır mantığı ile eğitim almaya çalışan, özgür ve özgün düşünemeyen tutsaklar.

Yetişkinlerde tutsak bu şehirde. Maddeye, paraya, lükse, geçinmek için köle gibi çalışmaya mahkûm olmuş, gönüllü tutsaklar. Kirasını düşünmekten oturduğu evde huzuru kalmayan, sağlığının varlığının keyfini çıkaramayan, kullandığı eşyaların faturasını düşünmekten yaşama sevincine vakti olmayan tatsız, tuzsuz, mutsuz insanlar.

Asansörde karşılaştığınız komşunuzun yüz ifadesi hapishanedeki mahkûmları aratacak cinsten. Selamı sabahı olmayan, yüzünde tebessümü bulunmayan müebbetlik mahkumlardan farksız.

Beynine, yüreğine, düşünce sistemine prangalar vurulmuş, modern köleliğin farkında olmayan tutsak insanlar.

Materyalist zihniyetin ittiği, inançsızlık uçurumuna hızla sürüklenmiş deist, ateist insanlar. Düşünmeyen, akıl etmeyen, ne için yaratıldığının bir kere bile olsa farkına varamayan, yaratana değil yaratıklara köle olmuş zavallı, tutsak insanlar.

H.İbrahim ÇORAKLI,

Üsküdar/ İstanbul

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

ankara escort escort ankara