H.İbrahim Çoraklı, Author at The Anatolia Post - Dünya'dan Güncel Haberler

bettilt giriş

03 Temmuz 2022 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

a İmsak Vakti 02:00
İstanbul 26°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
H.İbrahim Çoraklı

H.İbrahim Çoraklı

29 Mayıs 2022 Pazar

Kıymayın, kıyaslamayın

Kıymayın, kıyaslamayın
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Soluk soluğa bu hayatı yaşarken farkında olmadan yaptığımız en büyük yanlışlardan biri kıyas yapmak, kıyaslamaktır. Başkalarını baz alan, kıyasa dayalı yaşanılan hayat maalesef hiç kimsede huzur bırakmadı.

Öyle ki kıyas, maalesef hayatın her aşamasına her alanına yayılmış durumda.

Kıyasın ilk kurbanı çocuklardır. Anne babalar çocuklarını komşu çocuklarla kıyaslar.

– Bak komşumuz Serkan’ın oğluna, nasıl yemeğini yiyor. Aynı yaştasınız ama o senden uzun.

– Oğlum okul karnen iyi de arkadaşın takdir almış. Peki ya sen? Sen almamışsın yazık sana verdiğimiz emeklere.

Sosyal hayatımızda sosyal medyanın sponsorluğunda kıyas hayatına dönmüş durumda.

– Bey, Neclalar tatil fotoğrafları paylaşmış. Biz ne zaman gideceğiz? Kaç sene oldu şöyle güzel bir tatil fotoğrafı paylaşamıyoruz.

Benzer örnekleri çoğaltmak mümkün.

Halbuki ömür başkasına endekslenerek yaşanılan bir hayat değil.

Dünya hayatı; kendisine bahşedilen her insan için ayrı bir dünyadır.

Her kişi özeldir, özgürdür ve özgündür. Bu özelliğini sonuna kadar, dopdolu yaşamalıdır.

İlahiyat eğitimi almış olmamızdan kaynaklı özellikle dini pek çok soru alıyorum.

Bu soruların içeriği kıyaslarla dolu. İşte size bir kaç örnek:

– Hocam adam namaz kılmıyor, oruç tutabilir mi? Tutarsa orucu kabul olur mu?

Oruç ibadetini namaz ile kıyaslıyor.

– Hocam adamın onbir ay Müslümanlıkla hiç alakası yok, Ramazan geldi diye şimdi Ramazan Müslümanlığı yapıyor.

Diğer aylarda yapılmayan ibadetler, Ramazan ayında yapılanlarla kıyaslanarak bir suçlama içersine giriliyor.

Yani kafa negatif yönde çalışmaya devam ediyor.

– Oruç tutuyor ama yalan söylüyor.

– Namaz kılıyor ama hırsızlık yapıyor.

– Hacca gideceğine, fakirlere yardım etse ya!

Tam tersi suçlamalarda var.

– Sen onun dürüst olduğuna bakma, oruç tutmaz namaz kılmaz.

– Yardımsever olduğuna bakma, içkicinin tekidir.

İster o taraftan bu tarafa ister bu taraftan o tarafa olsun herkes kıyaslama peşinde. Ve bu kıyaslar, maalesef öncesinde yapılan güzellikleri görmemeye yönelik.

*    *    *

Kıyas kelimesi içersinde barındırdığı “kıy” veya  “kı” hecesi kökünden gelemesi dolayısıyla etimolojik olarakta sevimsizdir.

Kıy; Kıymak, kesmek, dilimlemek, doğramak parçalamak, lime lime etmek anlamına gelmektedir.

İster insanları kıyaslamak olsun ister eylemleri kıyaslamak olsun hiç güzel bir şey değildir.

Kıyan, kıran, kesen, lime lime eden yönüyle insanı en çok inciten durumlardandır.

Kıyas insanlar arasında nefreti ve düşmanlığı körüklemesi bakımdan da yeni kötülüklerin ilk tohumudur.

Kıyaslanan insan, kıyaslanana antipati duyar. Sevgi, hoşgörü ve merhameti yok eder. Sosyal hayatı yarışa çevirtip insanları refik (dost) olmaktan çıkarıp rakip olmaya, düşmanlığı artırmaya götürür.

Halbuki kıyaslamak yerine olanı olduğu gibi kabul etmek gerekir. Her halükarda sevgiyi huzuru ve mutluluğu yakalamak demektir.

Olana şükretmek varken, olmayana odaklanıp şu üç günlük dünyada huzurumuzu, keyfimizi kaçırmanın kime ne faydası var.

Peki hocam etrafımızdakilere bakarak iyi olmayalım mı?

Komşumuza, arkadaşımıza örnek almak için bakmayalım mı? diye bir soru akıllara geldiğini duyar gibiyim.

El cevap:

Etrafımızda olup bitenlerden örnek almak, ibret almak kendi nefsimize olacaksa olmalı.

Başkası adına bakacaksak olmamalı.

Yani özetle insan bakmalı bakmasına da,

“Kimden iyi olduğuna değil, dünden iyi olduğuna bakmalı.”

H. İbrahim ÇORAKLI

Devamını Oku

Kartal

Kartal
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Boş muhabbetlerin başında spor ve siyaset geliyor. Herkesin fikrinin olduğu kimseye faydasının olmadığı iki konu. Birinin söylediğini diğerinin kabul ettiği henüz görülmüş değil. Kısır çekişmelerin döndüğü bir alana dönüşmüş durumda. İkisinden de uzak durmaya çalışıyorum. 

Bizim takım şöyle, sizinki şöyle kabilinden sözler gerginliği artıran, sevgiyi azaltan ve hiç faydası olamayan sözler. Bana göre boşuna enerji israfı.  Pek faydası olmayan sözlerin tek faydalı tarafı var. O da seviye/sizliğin boyutunu göstermesi.

Kartalı bilirsiniz. Beşiktaş JK ’ın sembolü kartalı kastetmiyorum. Şu gökyüzünde en zirvelerde uçan kuştan bahsediyorum.  Çok ilginç ve ders niteliğinde hayatı var. Arz edeyim.

Kartal gökyüzünde uçarken karga gelip onun sırtına biner. Kartalın üstüne oturur hem bedavadan uçmak ve hem de onun boynunu ısırarak acı vermek ister.

Bu duruma kartal yanıt vermez, karga ile savaşmaz. Onunla muhatap olmaz, onu kaale almaz. İsterse ani bir silkinişle onu üstünden atar ve öldürücü gagasıyla kargayı paramparça edebilir ama yapmaz. Buna mukabil kartal zaman ve enerji kaybetmeden kargadan kurtulmasını bilir.

Kartal kanatlarını daha bir açar. Sırtında kargayla gökyüzünde daha yukarılara doğru yükselmeye başlar.

Çıktığı irtifa ne kadar yüksekse oksijen azalır. Ve bu durum karganın ciğerleri açısından alışık olmadığı bir durum olduğundan karganın nefes alması zorlaşır.

Karga için iki seçenek kalır. Ya oksijen eksikliğine dayanamayarak ölmek ya da kendiliğinden kartalın sırtından inip kendi seviyesinde kalmak.

*    *    *

Bir gün bir zat ile epey hararetli bir tartışma yaşadım. Kesin haklıydım ama ona bunu anlatmak, inandırmak mümkün olmadı. Kalbimizin kırılmasına neden olan bu olayı rahmetli hocam bir şekilde duymuştu.

Ziyaretine gittiğimde bana unutamayacağım bir ders daha verdi.

– İbrahim, dünya, dolayısıyla sema çok geniş. Şimdi düşün ki sema da iki sinek karşılaşmış. Biri diğerinden daha üstün olduğunu düşünüyor. Ve yol benim önümden çekil ben geçeceğim diyor.

Diğer sinek yoldan çekilmiyor. Başlıyorlar vızıldaşmaya derken kavga etmeye.

Halbuki kalitesi yüksek olan seviyesini yükseltip bir üst irtifaya çıksa geçip gidecek. Diğerinin seviyesi yukarılara çıkmaya müsait olmadığından ona engel olamayacak.

– Anladım hocam.

– Buna memnun oldum. Ha bak bir şey daha var. Tavuklarla arkadaş olursan kafeslenirsin bazen de kilitlenirsin. Ama kartal olursan yüksek uçarsın.

*    *    *

Faydası olmayan tartışmalar insanın sınırlı olan enerjisinin israfı zaman ve sermaye kaybıdır.

Öğretisi olmayan tüm dijital gösteriler, tv programları, filmler vs. de böyledir.

Unutulmamalıdır ki ömür kaybedilecek kadar değersiz değildir.

Zaman harcanıp para kazanılabilir lakin para harcanıp zaman kazanılamaz.

H. İbrahim ÇORAKLI

Devamını Oku

Adam mı? Makam mı?

Adam mı? Makam mı?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Kuran-ı Kerim’de insanın en şerefli, en üstün varlık olduğu vurgulanır. Vurgu ilk insan olan Hz. Adem’in (as) bizzat kendisinedir. Öyle ki meleklere, yüce Allah tarafından Adem’e secde edilmesi emredilmiştir.

Dini ve tarihi bu bilgi aklımızın bir köşesinde duruversin biz gelelim günümüze. Günlük hayatta maalesef sıfatlarımız isimlerinizin, makamlarımız adamlığımızın önüne geçivermiştir.

Çamlıca tepesinde çok sevdiğim bir arkadaşıma rastladım. Yanında tatil için İstanbul’a gelen bir arkadaşıyla çay içiyorlardı. Selam vermeden geçemezdim. Beni masalarına buyur ettiler. Masaya oturunca kendimi tanıttım. Arkadaşımın yanındaki zat ile de tanışmak istedim.

– Ben İbrahim, siz?

– Ben başkanlık başmüfettişiyim.

– Mesleğinizi sormamıştım, adınız nedir?

– Baş müfettiş Adnan ….

 Soğuk başlayan bu tanışamama faslından müsaade isteyerek ayrıldım.

Bu durum hemen her gün her yerde değişik şekillerde tekrarlanıyor. Kendimizi tanıtırken ismimizden önce unvan ya da sıfatlarımızı söyleme gereği duyuyoruz.

– Doktor Faruk bey

– Muhtar Necati

– İmam Hasan Hoca

– Genel Müdür Murat bey

– Doçent Doktor Yaşar bey

– Başkan Halil bey

– Bakkal Murteza

Hatta bir defasında kendisini, ben youtuber Emre diye tanıtan bir gençle karşılaşmıştım. 

İsmin önüne unvan koyulmayınca  ne olmuyoruz acaba? Neyin eksik olduğunu düşünüyoruz da bu tür ek sıfatlara ihtiyaç duyuyoruz.

Şu manaya mı geliyor acaba: makamımız yoksa adamlığımız da yok demek mi? Nasıl bir bilinç altına sahibiz bilemiyorum. İşin o kısmını uzmanına bırakıyorum.

Sonuç itibariyle bu durumda itikadi bir eksiklikten de bahsedilebilir. İnce ayar gözlüklerle bakan ilahiyatçılar, Kuran’ın “üstün ve şerefli varlık olarak yaratıldığımız” dediği ile yetinmeyenleri sıkıntılı görebilirler. Kısaca her iki durumda islamdan da insanlıktan da çok uzağız demektir.

Hiç şüpheniz olmasın ki ben meslekler olmasın, meslekler önemsizdir gibi bir şey demiyorum.

Hatta mesleki ehliyetin önemi, icrası başta kamu düzeni olmak üzere gelişmek medeniyet oluşturmak için elzemdir de. 

Burada söylemek istediğim kısaca şudur; meslekler icra edilirken üzerimize giydiğimiz iş elbiseleridir o kadar. Hastayı muayene ederken doktorsunuz, gerekli saygıyı görürsünüz. İş elbiselerinle birlikte unvanını orada bırakır evine dönersin. Diğer tüm meslek mensupları da bu şekilde önce insan olmayı hayatın tamamına yaymalıdır. Bir insan işten çıktığında mahallesinde komşu, evinde eş, anne/baba, sosyal hayatta ise insan olmalıdır.

Sanki diğer insanlar doktor, mühendis hoca vs. olmak istemişte olamamış gibi davranmak normal değildir.

Yolda sokakta mahallede apartmanda insanlara üstten bakarak muamele etmek insan olamadığımız anlamına gelmektedir.

İnsan isen zaten önemlisindir, önemli olursan o zaman insansın demek değildir.

Temizlik işi yapan Ahmet bey, nasıl ki işi bitip evine döndüğünde artık Ahmet bey ise makam sahibi birisi de eve dönerken Ahmet bey gibi olmalı değil midir.

Selamlaşırken, tanışırken adını makamından önce söylemeli diye düşünüyorum.

Adam olmanın önünde onun üzerinde hiç bir vasıf hiç bir unvan hiç bir makam olamaz. Olursa ne mi olur?

İman ettiğimiz dinin Kitabı olan Kuran ayetine ters bir durum meydana gelir.

Bu durumdaki insanda inanç sorunu gündeme gelebilir.

Ya da ruhsal açıdan sorunlu bir hasta ile karşı karşıyayız demektir. Psikolojik pencereden bakıldığında aşağılık kompleksinin bilinç altı yansımaları olarak yorumlanabilir.

Ne oldu, nasıl oldu da insan olmayı, adam olmayı, yetersiz buldu ademoğlu. Bir iki metre kundağa sarılarak geldiği dünyadan bir iki metre kefen ile ayrılırken her şeyini bırakıp gidecek olmasını nasıl unutur hale geldi?

Halbuki “Her canlı ölümü tadacaktır”  ayetine müslüman olsun olmasın herkes inanmaktadır.

Ölen insan her şeyini kaybederek bu dünyadan gitmektedir. Banka hesaplarını, makam koltuklarını, evleri arabaları artık onun değildir. Hepsini kaybetmiş olarak geldiği aleme geri dönmektir. Hatta ve hatta ilk kaybettiği de ismidir. İnsan ölünce artık kendi adı ile anılmaz. Tüm insanlara verilen genel isimle anılır.

Birdenbire adı cenaze oluverir.

– Cenaze nereden kalkacak?

-Cenaze yıkandı mı?

– Cenaze hangi kabristana götürülecek.

Sahi sonunda cenaze olacaksak bu kadar havaya civaya gerek var mı?

Bunu bir kere, bir kere daha düşünmeliyiz.

Bir de kendimize şu soruyu sormalıyız.

Bu dünyaya adam olmak için mi geldik, yoksa makam sahibi olmak için mi?

H. İbrahim ÇORAKLI

Devamını Oku

Emin…

Emin…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Emin olun çok düzgün bir delikanlıdır Emin. 

Mert, yiğit, çalışkan ve aklında olanın dilinde olduğu, bildiği ile söylediği arasında mesafenin olmadığı bir delikanlıdır o. 

Örneğin sözlü imtihanlarda bilmediği bir soruya bilmiyorum diyebilen, biliyordum da hocam heyecandan hatırlayamadım gibi dolaylı yalana baş vurmayan dobra bir yiğittir Emin. 

                               *   *   *

Gece saat 23:30 sularıydı. Telefonum çaldı. 

– Hocam ben Emin,

– Buyur Emin, 

Hocam yüzünüzü görmek istiyorum. Evinizin önüne geleyim, bir iki dakika sizi görmek istiyorum. 

– Hayırdır Emin, sesin iyi gelmiyor. Neden ağlıyorsun, kötü bir şey mi oldu. 

– Gelince anlatayım hocam. 

Yirmi dakika sonra buluşma yerine geldi. Beş yıldır görmediğim için tanımakta zorlanacağımı düşünüyordum. Ama düşündüğüm gibi olmadı. Karşıdan geldiğini görünce kollarımı açtım, sarıldık. Sarılırken de hıçkırıyor, ağlamayı sürdürüyordu. Yirmi beş yaşında, bir seksen boyunda aslan gibi delikanlı hüngür hüngür ağlıyordu. Öyle sarılmıştı ki ilk o ayrılsın diye bekledim. Başını omuzuma bırakmış, hıçkırıkları kalp atışlarını artırmıştı. Nefes alış verişlerini iç çekişleri kesiyordu. Hislendim. 

Emin on yıl önce okuttuğum eski bir öğrencimdi. Aradan yıllar geçmiş, koskocaman adam olmuş, saç sakal bıyıklı haliyle gürbüz, yetişkin bir adam olmuştu.

Kış günü geç saatte ne eve buyur edebildim ne de bir kahve ya da kafeye gidebildik. En iyisi arabanın içinde konuşalım dedim kabul etti. 

Beş yıl ilk okul, üç yıl orta okuldan sonra hafızlık ve Arapça okumak üzere üç yıl Kuran kursunda okumuştu. Dışardan dört yıl imam hatip lisesini okuduktan sonra iki yıl da ilahiyat ön lisans eğitimi almıştı. Son olarak bir yıl da Kuran eğitim merkezinde imamlık hazırlık kursuna gitmiş, açılan imamlık imtihanına baş vurmuştu. 

Yaşı gereği sözlenmiş, ancak düğününü hayali olan imamlık görevini aldıktan sonra yapmaya karar vermişti. 

İşini bulmadan eşini bulmuş olsa da önceliğini işine vermişti. Yani önce hoca, sonra koca olacaktı. 

Açılan imtihana girmiş, kendi durumunda olan arkadaşlarıyla birlikte sonuçların açıklanmasını bekliyordu. Hatta haberleşmek amacıyla bir whatsap grubu bile kurmuşlardı. Heyecanı had safhadaydı. 

Sıra sonuçları öğrenmeye gelmişti. Arkadaşları akşam geç saatlerde internet üzerinden yayınlanan sonuçları gruptan paylaşmaya başlamışlardı. Şu puanı alıp şurayı kazandım. Yeni görev yerim şurası vs diyerek sevinçlerini paylaşıyorlardı. 

Emin ise sınavı kazanamamıştı. Ekranda görülen kazanamadınız yazısından sonra yaşadığı çöküntüye dayanamamış kısa süreli şoktan sonra ağlayarak beni aramıştı. 

– Hocam isterdim ki güzel haberi ilk size vereyim. İmamlığı kazandım, imam oldum hocam diye sevincimi ilk sizinle paylaşacaktım. Ama olmadı. Şimdi ise üzüntümü sizinle paylaşmak istedim. Kusura bakmayın hocam. 

Hocam isterseniz kızın bana, beceremedin, yapamadın deyin. Ne isterseniz deyin haklısınız. Ah hocam yirmi beş yaşındayım. Bundan sonra ben na’pacağım. Sözlüme, aileme ne diyeceğim. Hayatımı nasıl kuracağım. Hayata nereden, nasıl başlayacağım. Bitti hocam herşey bitti. 

Emin’le gece bire kadar konuştuk. Bazen o söyledi yüreğimi dağladı. Bazen ben söyledim o ağladı. 

Eve döndüğümde eğitim sistemimiz üzerine düşündüm durdum. Ve tamamen safiyane duygularımı sizlerle paylaşmak istedim. 

Neredeyse yirmi yıl eğitim almış bir insanın hayalleri maalesef yirmi dakikalık bir sözlü sınavla son bulmuştu.  

Sahi yirmi yıllık bir eğitimi yirmi dakikada değerlendirmek mümkün müydü acaba?

Sınav komisyonundaki hocalar yirmi dakikada adaletli karar verebiliyorlarsa gerçekten büyük adamlar. Veremiyorlarsa büyük vebali olan insanlar. 

Yanlış anlama olmasın komisyon üyelerini suçlamıyorum. Maalesef sistem böyle işliyor. 

Sınava, puana, emsalinle yarışmaya ve açılan kontenjana bağlı değerlendiriliyorsunuz.  Kazanamadınız derken akla şu sorular geliyor. 

– Kime göre? 

– Kimlere göre? 

– Neye göre? 

– Nereye göre? 

Ve daha pek çok kriter sorgusu yapılabilir.  

Benim anlamadığım, anlayıp da kabullenmekte güçlük çektiğim pek çok husus var. Birini daha arz edeyim. 

Hafızlık yapan bir öğrenci yaklaşık üç yıl hocasının önünde her gün ders okuyor. Hocası onu ayet ayet, kelime kelime hatta harf harf dinliyor. Hatalarını düzeltip tekrar dinliyor. Bazen bu süre uzayabiliyor. Bir öğrenciyle saatlerce uğraşıyor. 

Nihayet Kuran’ın tümü ezberlenip son ders okunduğunda artık o öğrenci hafız oluyor. Ama tescil edilmesi sorun oluyor. 

Sorun şu; kendisini hafız yapan hocasının onun hafız olduğuna karar verme, bunu belgeleyen diploma verme hakkı bulunmuyor. Hafız olup olmadığına Ankara’dan gelen hafızlık sınav komisyonu üyeleri on – on beş dakikalık sınavla karar veriyor. Hafız oldun veya olamadın deniliyor. Yani hocasının üç yıl dinleyip de karar veremediği öğrenciyi üç beş dakika dinleyen komisyon karar veriyor. 

Aynı işleyiş imamlık imtihanında da oluyor. Yazılı sınavdan alınan belirlenmiş puanının üzerinde olanlar sözlü olarak sınava çağrılıyor. Ve yine on beş yıllık eğitim on beş dakikada değerlendirilerek oldun ya da olmadın deniliyor. 

Ne kadar adil ne kadar değil, ne kadar sağlıklı ne kadar değil işin o tarafında değilim. O işin bir başka yönü. 

Dün akşam yaşadığım bu olay bana sınavların, puanların gerçek hayatta ne tür arızalar ürettiğini gösterdi. 

Bir hususta gerektiği kadar okul açılmalı, az ya da çok açılmamalı. Ne kadar ihtiyaç varsa o meslekten o kadar meslek erbabı yetiştirilmeli. 

İmam olmak iyidir deyip herkesi imam yetiştirmeye kalkarsak otomobil tamircisi, elektronik, mekatronik, vasıflı eleman, usta, çırak bulma konusunda büyük sıkıntı yaşarız. 

Görüldüğü üzere bazı meslek gruplarında yığılmalar bazı meslek gruplarında ise yokluklar içindeyiz. Binlerce öğretmen adayı atanmayı bekliyor. Binlerce mühendis pazarda limon satıyor. Aldığı eğitim ile yaptığı iş arasında hiçbir bağlantı olmayan onlarca heba olmuş insan var. Matematik bölümü mezunu imam arkadaşım da var. İlahiyat mezunu muhasebeci arkadaşım da. Şimdi diyeceksiniz ki eğitim eğitimdir. Ne zararı var. Efendim mesele şu; ben zararı var demiyorum, yararı yok diyorum. Zaman israfı, kaynak israfı, insan israfı insaf israfı. 

Devamlı traş olduğum berber çırak bulamamaktan şikayet ederken hocam haberin olsun yakında berber bulamayacaksınız demişti. 

Muasır medeniyetlerin üzerine çıkmayı hedefleyen ülkemizin her alanda iyi yetişmiş insan gücüne ihtiyacı var. İnsan en önemli güç, en önemli kaynaktır. İyi, yetişmeli ve doğru yönlendirilmelidir. 

Helal dairesinde her meslek, her iş hakkını vererek yapılan her görev ve alın teri dökerek kazanılan her kazanç kutsaldır. 

“Hangi işi yaptığımız değil, o işi nasıl yaptığımız önemlidir.”

Ona göre eğitim vermeli, eğittiğimiz adamları da zayi etmemeliyiz. 

Emin olun eğitim zayiatı olarak yetiştirdiğimiz gençlere yarın söyleyecek söz bulamayız. 

Tıpkı benim dün Emin’e söyleyecek sözümün olmadığı gibi. 

H. İbrahim ÇORAKLI

Devamını Oku

Birinci değil, bir inci 

Birinci değil, bir inci 
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yeni atanmış bir öğretmendim. Henüz derse dolayısıyla sınıfa girmemiştim. Heyecanımın tarifi yoktu ama endişe ve stresi çoktu. 

Hem bir an önce sabah olsun derse gireyim, hem de biraz daha zamanım olsun hazırlanayımın gitgeli vardı. Bu durumu öğretmen arkadaşlar gayet iyi bilirler. 

Meslekteki ilk günüm ilk derse giriyorum. Nerede ise çocuklarla aynı yaştayız. Ben yirmi iki, öğrenciler on beş- on yedi yaşlarında. Yirmi öğrenci Kuranı Kerim dersi için edeple yeni hocalarını karşıladı, hürmetle ayağa kalktılar.

Bir müddet bakıştık. Bu arada, o ana kadar hayatımda ilk defa ben geldim diye yirmi kişi birden ayağa kalkıyor. Çok tuhaf ama gururu okşayan, nefse hoş gelen bir duygu bu. 

Selam verdim öğretmen masasına oturdum. Sıra ile tanıştık. Önce ben sonra öğrenciler tek tek ad, soyad ve memleketlerini söyleyerek kendilerini tanıttılar. 

Burhan mavi gözlü, hafif kilolu, doğu aksanıyla konuşan karayağız bir delikanlı. Öğretmen masasına en yakın ilk sırada oturuyor. Gözümün içine bakıyordu. 

Yeni hoca olmanın verdiği heyecanla en iyi hoca olmaya karar vermiştim.  Kuranı Kerim’i en iyi öğreten hoca olmak bu konuda Türkiye çapında tanınmak ve bilinmek istiyordum. Bu isteğim gayretimi artırıyor diğer hocalardan daha fazla çaba göstermeme sebep oluyordu. 

Fırsat tam da ayağıma gelmişti. Resmî yazıyla yıl sonu yapılacak yarışmaya bizim vilayetten bir öğrenci gönderilecekti. Öğrenciye ve onu yetiştiren öğretmene çeşitli ödüller yazının altında belirtiliyordu. İşte dedim, al sana kendini ispat etme fırsatı. Bu yarışmanın galibi benim ve öğrencimin olacak. 

Burhan’ı özel çalışmalarla yarışmaya hazırladım. Hatta sırf yarışmayı kazanalım diye neredeyse tüm zamanımı Burhan’a ayırdığımdan diğer çocukları ihmal ettiğim bile oldu. (Allah affetsin)

Deliler gibi çalıştırıyordum. Ayetleri ben okuyor, Burhan’a tekrar ettiriyor olmadığını düşündüğüm kelimeleri on defa yirmi defa söylediğimiz oluyordu. Burhan’ın gözü ağzımda, sesim onun kulağındaydı. 

Sene sonu yaklaşmış, yarışmaya iki ay kalmıştı. Burhan standartların çok üzerinde bir tilavetle okuyordu. Artık yarışmaya hazır, heyecanı gözlerinden okunuyordu. 

Yarışmada sıralamasını bilemem ama dereceye gireceği kesindi. Bu da heyecanı büsbütün artırıyordu. Burhan’dan daha heyecanlı biri vardı, o da bendim. Zira bu benim hocalığımın ilk yılında kendimi ispatlamak için  bulunmaz fırsattı. Ve öğretmeni olduğum öğrencinin yarışmasıydı. 

Burhan’la son rötuşları yaptığımız bir gün babası çıkageldi. 

– Hocam ben Burhan’ın babasıyım. 

– Buyurun, buyurun hoş geldiniz 

– Hocam malumunuz ben memurum, tayinim Erzurum’a çıktı. Dolayısıyla Burhan’ın kaydını Erzurum’a almak istiyorum. Emekleriniz için teşekkür ederim, demez mi. 

– Olmaz beyefendi, Burhan’ı alamazsınız.

– Hocam buna mecburum. 

– Bu kadar çalıştık. Önümüzde yarışma var. Ondan sonra alsanız olmaz mı? 

– Olmaz hocam, yarışmaya orada da hazırlanır. Kusura bakmayın. 

O kadar emek verip hazırladığım Burhan’ım elimden kayıp gitmişti. Şok haldeydim. Tükenmiş bitmiş bir halde kalakaldım.

 Şimdi ben ne yapacaktım. Yeni bir öğrenci hazırlayacak ne gücüm ne zamanım kalmıştı. 

Burhan’ın peşinden öylece baka kaldım. 

Yaptığım hatayı anlamıştım ama geç kalmıştım. Gönderilen resmî yazıya cevaben başka bir öğrencinin ismini yazıp gönderdim. Bir iki haftalık bir çalışma ile yarışmaya katılmak üzere Erzurum’a gittik. 

Bayburt, Gümüşhane,Erzincan, Erzurum, Ağrı, Kars illerinden gelen izleyici öğrenci velileri ve yarışmacılarla salon dolmuştu. 

Kuranı Kerim’i güzel okuma yarışmasında öğrenciler birer birer performanslarını sundular. Hepsi de on üç, on beş yaşlarında pırıl pırıl gençler. Sırası gelen okuyor, elinden geleni yapıyordu. 

Erzurum adına yarışan Burhan sahneye çıktığında çok tuhaf hisler yaşadım. Çok güzel okudu. Çalıştığımız aşr-ı şerifi okurken nerede tahvili eda, nerede tahzini seda yapacağını çok iyi biliyordum. 

Birinciliği açıklanınca gözlerim doldu, boğazım düğümlendi sanki, içim burkuldu. 

Birinci olan öğrencinin hocasıydım ama sahnede yanında değildim. Zira bunu benden ve Burhan’dan başka kimse bilmiyordu. 

Burhan ve yeni hocası olan arkadaş sahneye çıktılar. Hediyelerini ve alkışlarını aldılar. Üst düzey yöneticilerimiz hocasını taltif ve takdir etti. 

Ben ise oturduğum seyirci koltuğunda adeta çökmüş, yıkılıp kalmıştım. Zira bizim kurs dereceye girememişti. Neler hayal ederken neler olmuştu. 

                                *   *   *

O yarışmadan birincilikle çıkamadım ama kendime çok iyi dersler çıkarmıştım. 

Bunlardan ikisini (yeni öğretmen arkadaşlara) tecrübe babından zikretmek istiyorum :

 1- Asla hiç bir öğrenciyi diğerinden farklı tutmamak. Ne daha fazla ne de daha az ilgili olmak. Her biri inci olan çocuklara birinci muamelesi yapmak ve eşit yaklaşımla eşit ilgi göstermek. 

2- Yarışmalara birinci yetiştirmek değil hayata bir inci yetiştirmenin daha doğru olduğunu kavramak oldu. 

                              *   *   *

Aradan yıllar geçti. Bir gün bir tv kanalında Burhan’ın dünya ikincisi olduğunun haberini seyrettim. Ama üzülmeden, yıkılmadan koltuğa çökmeden. 

Bir camide imam olan Burhan’ı keyifle takip ettim. Kendisine uzatılan mikrofona şunları söylüyordu. Üzerimde emeği olan tüm hocalarımdan Allah razı olsun. 

H. İbrahim ÇORAKLI 

Üsküdar / İstanbul

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

ankara escort