16 Nisan 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

a İmsak Vakti 02:00
İstanbul 13°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
H.İbrahim Çoraklı

H.İbrahim Çoraklı

09 Nisan 2021 Cuma

Mahkumun Düşündürdükleri (Haz ve hız)

Mahkumun Düşündürdükleri (Haz ve hız)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Üsküdar, sadece İstanbul’un değil ülkemizin hatta dünyanın gözbebeği bir semt. Boğazı, doğası fotoğraflara konu olacak güzellikte, serinliğiyle derinliğiyle enginliğiyle gerçekten harika bir yer. Tarihe tanıklık etmiş, İstanbul’un fethini görmüş, tarih, medeniyet ve maneviyat kokan mimari yapısı ile üzerinde yaşarken üzerine basmaya kıyamadığımız kadim şehir.

Tarihten günümüze gelen cami, kilise, havra gibi ibadethaneleri, aşevleri, cemevleri, tasavvuf tekkeleri, musiki cemiyetleri, yüzlerce vakıf ve yardım dernekleriyle insana hizmet etmiş bir güzide semt. Hayvanları koruma dernekleriyle binlerce canlıya yurt olmuş bir ilçe.

Harem semtini, kız kulesini unuttum sanmayın onların destansı hikayelerini anlatmaya başlı başına ayrı bir yazı yazmak lazım. 

Ve belki de bu şehirle tek tezat yapı, Paşakapısı cezaevi. Ve o cezaevinde yırtılıp atılmış hayat sayfaları, söndürülmüş hayalleri, yıpranmış bedenleri, tükenmiş ömürlerin sessiz çığlıkları var.

Bir cezaevi vaizi dostum vasıtasıyla hürriyetsizliğe mahkum insanlara hepinizin soracağını tahmin ettiğim o klasik soruyu sordum. 

 –  Neden buradasın?

–   Ah ah,

diye başladı anlatmaya.  Öyle bir ah edişi, iç çekişi vardı ki ateşi dağları eritir.

–   Hocam ben bir an hızlı karar vermenin bir ömür cezasını çekiyorum.

–   Nasıl yani?

–   Sabırsızlık yüzünden, bir düşüncesizlik ettim, söylemeye utanıyorum.

–   Sebep sabırsızlık yani bekleyememe, duramama, kendini tutamama diyorsun öyle mi?

–    Evet aynen öyle. Acele davrandım, bir iki saniye durup beklesem on sene burada yatmazdım. Siz eğitimcisiniz çocuklara eylemden önce durmayı öğretin. Konuşmadan önce susmayı öğretin. Hocam kusura bakmayın daha fazla konuşamayacağım.

–   Geçmiş olsun, Allah kurtarsın.

                            *  *  *

Hemen hepimiz çağımızı haz ve hız çağı olarak tanımlıyoruz. Yukarıdaki örnek olay incelemesinden de anlaşıldığı üzere günümüz insanını hatalara, günahlara götüren en önemli sebep hız ve hazzın beraberinde getirdiği “doyumsuzluk” illetidir.

Hızın içerisinde dikkatsizliği barındırması, dolayısıyla kaybettirdiği detay ve derinliğin büyük kayıp olduğu görülmektedir.

Hazda ise lezzete, lükse, konfora doymayan sürekli yeni hazların arayışı insanı ruhen ve bedenen obezleştirmektedir.

İhtiyaçların değil, isteklerin tatmini insanı felakete götüren başlıca sebeplerden birincisidir.

İkincisi ise; durmayan, duramayan her şeye yetişmek isteyen, oradan oraya koşan insanın yaptığı bu baş döndürücü hız bir başka felaket sebebidir.

İnsan ve araç kazaları, yoğun tempo iş toplantıları, stres, hızlı tüketim maalesef insanı zamanından önce tüketmektedir. 

Hayatın her alanında sürekli hareket halinde olan, duracağı yeri bilmeyen insanların başına çeşitli kazalar gelmektedir. Kimi ağzından çıkan bir söz yüzünden, kimi bir anlık zevki yüzünden kimi bir anlık kendini tutamamaktan sebep, en kıymetli ömürlerini tutsak olarak geçirmektedir.

Sebep hep aynı: Bir anlık gaflet, haz alma hızıyla yapılan ani davranışlar. Hızın getirdiği kontrolsüz sözler, gerginlik ve maalesef görülemeyen derinlik, kaçırılan gençlik, kaybedilen can, mal, hürriyet veya ömür oluyor.

Hız ile zaman kazanılmaz, zaman kaybedilir. Anı yakalamak değil anı kaybetmektir.

Dostlar, maddi kayıpların telafisi mümkün olabilirse de manevi kayıplar asla.

Aman dikkat! 

H. İbrahim ÇORAKLI

Devamını Oku

Yol nerede?

Yol nerede?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Karakış aniden bastırmış, aralıksız yağan kar tabiattaki tüm renkleri beyaza çevirmişti. Kuzeyden esen soğuk rüzgârın etkisiyle havadaki karlar tipiye, yerdeki karlar dona dönmüş, ıslak yerler buz kesmişti.

Termometreler eksi kırklarda dolaşıyor, dolaşan tilkinin yürürken donduğu günler Sibirya soğuklarını aratmıyordu.

Dağlar, ağaçlar, evler beyaza boyanmış hiçbir karartı görünmüyordu.

Bir saattir yolcuydu, ancak yolda olup olmadığından emin değildi. Her taraf yol gibi geliyordu ona. Her yol mubah bir hayat yaşıyordu ama her mubah olan yol değildi. Yol çizgileri, işaretleri, trafik kurallarının ne kadar da önemli işlevleri vardı meğer.

Şimdi takip edeceği, uyacağı levha yoktu. Kar her yeri kapatmış, yol görünmüyordu. Eve kadar tam altı kilometre nasıl yürüyecekti? Yol olmayınca yolcu ne yapacaktı?

Mehmet, hayatta her şeyin tozpembe dünyasındaki gibi olmadığını kar beyaz yola bakarken anlamaya başlamıştı. Görünürde yol iz yok, diye mırıldandı.  Evet, yola ait hiçbir işaret yoktu.

Hâlbuki ona yolu gösterecek çizgilere, ikazları, kuralları gösteren tabela işaretlerine ihtiyacı vardı. Ya da bir bilen olmalı ona sormalıydı. Ah yol bilen birisine rastlasa yolu sorsa kurtulacaktı ama kimseleri göremedi, yolda yapayalnızdı.

Buz tutan kirpiklerini açmakta zorlanırken, kaybettiği yolu sadece tahmin üzere gitmeye çalışıyordu. Rastgele attığı her adımda yanlış yöne doğru gidiyordu.

Yoldan çıkmış, kaybolmuştu.

Bastığı kar kütlesi aniden koptu. Önce sol ayağı kaydı. Ardından sol yanının üzerine birkaç kere yuvarlandı. Sağ elini gayri ihtiyari ileri doğru uzatınca kuşburnu çalılıklarının üzerinden yere kapaklandı. Yolda olmadığını çukura yuvarlandığında anlamıştı anlamasına da artık yoldan çıkmıştı bir kere. Yolun sonu dedi, bunu derken kendi sonunun geldiğini anladı.

Şehre gitmiş, akşamları kurduğu çilingir sofrası için bir şeyler almıştı. Zühtü’nün dükkânında tartıştığı adamı tartakladığına pişman oldu. Adamın: “Seninle ahirette hesaplaşacağız, göreceksin. Boynuzsuz koç, boynuzlu koçtan hakkını aldığı yevmül kıyamette yakana yapışacağım senin” demişti. Şimdi donmak üzereydi ve onun dediği yere gitmesi an meselesiydi.

Keşke Zühtü’nün dükkânındaki adamı dövmeseydi. Sanki dövünce eline ne geçmişti. Acısı ona günahı bana kaldı diye düşündü. Gücü yettiği halde affetseydi daha iyi olmaz mıydı? Kesinlikle daha iyi olurdu. Şimdi geriye dönüp helalleşmek isterdi ama yolu kaybetmişti bir kere. Nasıl geri dönecekti ki?

Kendini sığa çekmiş, muhasebeye devam ediyordu. İşlediği günahlar, yaptığı kötülükler bir bir aklına geliyordu. Ne kadar da çok günahı vardı. Bir bir sayıyor, saydıkça sayılamayacak kadar çok olduğunu anlıyordu.

O kadına kötü kelimeler kullanmasaydım keşke diye iç geçirdi. O kadın dediği amcasının hanımı Zeliha yengesiydi. Üstelik kadın genç yaşta dul kalmış, katlanmadığı eza cefa kalmamıştı. Yaşlı kadına ağza alınmayacak sözler söylemese şimdi elleri bu kadar üşümez, ahiret âleminde de yanmazdı. Öyle duymuştu Şakir hocadan: “Dul hanımlara, yaşlı insanlara merhamet ederseniz Allah da size merhamet eder. Onların haklarına riayet etmezseniz cehennemde cayır cayır yanarsınız” demişti.

Donmak ve yanmak, birbirine zıt iki ayrı uç nokta. Ve şimdi iki ucu acı olan yolun birincisini tadıyordu. Daha bir de yanacaktı.

Keşke kimseye kötülük yapmasaydım. Ah keşke yapmasaydım. Dededen kalan tarlayı tamamen ona bıraksaydım diye düşündü. Üzerimde kul hakkı olmamış olurdu.  Keşke dul kadının hakkını yemeseydim.

İş işten geçmeden bir şans, sadece bir şans daha verilemez miydi? Banka hesabındaki parasını hatta tüm servetini verse bir şans daha verilemez miydi kendisine. Bin pişman olmuştu, bir şans verilirse o hakkı çok güzel kullanacaktı. Ama artık çok geçti.

Hem o eski samanlığı Sarı Recep kullanmak istemişti de kendisine lazım olmadığı halde bile vermemişti. Vicdanı sızlamamıştı o zaman.  Verseydi de biraz dua alsa, biraz sevap kazansa ayakları bu kadar üşümez, sızım sızım sızlamazdı şimdi. Pişmandı evet çok pişmandı. Ah keşke bir şansım daha olsaydı.

Hanımıyla tartışırken su bardağını fırlatmış, bardağın kestiği eli nasıl da kanamıştı. Cam kırıklarının dolduğu yara kanamıştı da merhamet edip doktora götürmemişti. Çok zalim adamım ben çok. Hiç acımam yoktu ki şimdi de Allah bana acısın.

Tutunduğu çalının yazdan kalma son dikenleri alnına batmış, saç bitiminden kaşına kadar yırtmıştı. Aşağı doğru akan kan alnında donarak buz kütlesi haline gelmişti. Resmen kanı donmuştu. Eeee kan dondurucu olayların aktörü olursan işte böyle senin de kanın donar diye düşünüp kendi kendine hayıflanıp duruyordu.

Kendisine kalmayan dünyada kendisine kalacak günahlar biriktirmişti. Ah keşke yapmasaydım diye yüksek sesle söylemek istedi. Ancak soğuktan ağzını açacak durumu yoktu ki nasıl söylesin.

Son anım, son nefesim diye düşünürken aklına kelime-şehadeti söylemek geldi. Cumadan cumaya gittiği cami imamından duymuştu. “Allah’ım son nefesimizde kelime şehadet söylemeyi nasip et, haydi buyurun bir daha “Eşhedü enla ilahe illlallah, ve eşhedü enne Muhammed’den abduhu ve resulüh.”

Ne pahasına olurda olsun ağzını açmalı hiç olmasa kelime-i şehadeti söylemeliydi. Son bir gayretle tüm gücünü dudaklarına verdi. Elini ağzına götürüp açmaya çalıştı, açamadı. Eş, eş, eşhe… derken tutunduğu son dal da kırılıp uçurumdan aşağı yuvarlandı.

                                                                          *  *  *

Nevin hanım yatağından aşağı düşen kocasının çıkardığı gürültüye uyandı. Kan ter içinde kalan kocasının hırıltılı seslerle bir şeyler söylemeye çalıştığını yanına vardığında anladı. Yüzü mosmor olmuş, gözleri fal taşı gibi açılmıştı.

Eğilip dikkatlice bakınca boğazına kaçan kol düğmesi nefes yolunu tıkamıştı.  Cam kırıklarıyla kesilen sağ elini adamın ağzına sokarak soluk borusunu kapatan düğmeyi çekip aldı.

Mehmet derin derin nefes aldı.

–          Oh be, rüyaymış, oh be dünya varmış.

Herkesin şerrinden çekindiği Mehmet, gördüğü rüyanın etkisinden uzun zaman çıkamadı. Günlerce konuşmadan etrafına bakınıp durdu. Sonunda uzun bir liste hazırladı. Yaşayanları tek tek ziyaret edip haklarını teslim edip, her birinden ayrı ayrı helallik diledi.

Kullanmadığını düşündüğü tüm eşyalarını ihtiyaç sahiplerine dağıttı. Alacaklarını istemedi, aldıklarını teslim etti.

Korktuğu için yolunu değiştirdiği, yanından dahi geçmediği kabristana, korkmadan gidip ölenlere dua etti.

Çok zaman ağlattığı anasının mezarı başında ağlayıp durdu.

H.İbrahim ÇORAKLI

Devamını Oku

Kalemin Kelamı

Kalemin Kelamı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Kaleme ve kalemle yazanların yazdıklarına andolsun.” (Kalem suresi,1)

Kuranı Kerim, okumaya ve yazmaya çok özel önem atfetmiştir. Hepinizin bildiği gibi Kuran-ı Kerim’in ilk suresi, ilk ayeti, ilk kelimesi oku diye başlayan Alak suresidir.

Yazmak ise; Alak suresinden sonra gönderilen Kalem suresinde geçmektedir. Önce okumayı emreden ayetlerden sonra gelen Kalem suresi yazmanın öneminden bahseder. Adı da Kalem olan surede kaleme, yazmaya, yazılana yemin edilerek yazmanın önemi vurgulanmıştır.

Yani önce okumak sonra yazmak gelir. Ayetten anlaşıldığı üzere “bilgi sahibi olunmadan fikir sahibi olunmayacağının” çok zarif bir iması söz konusudur. Öyleyse bir konu hakkında okumadan o konu hakkında yazmak, Kuran’ın gösterdiği bir yol değildir, doğru da değildir.

Okumak ile yazmak arasında bir başka nüans daha vardır. Şöyle ki Kuran-ı Kerim’de okumak emir cümlesi ile başlar. “Oku yaratan rabbinin adıyla” diye ilk ayet aynı zamanda ilk ilahi emirdir de.

Yazmak ise; emir cümlesiyle başlamamıştır. Öneminin altı çizilerek, sureye isim olan “Kalem” kelimesi ile başlamıştır. Bilindiği üzere kalem yazı yazan alete denmektedir. Bu ifadeyle kalemin gücü, yazdığı bilginin önemi güçlü bir şekilde belirtilmiştir.

Dikkat edilirse yazmak zorunluluk değil, isteğe bağlıdır yani ihtiyaridir. Herkes okumak zorundadır çünkü okuyabilir şekilde yaratılmıştır. Ancak herkes yazmak zorunda değildir. Yazmak kabiliyet isteyen bazı özellikler gerektiren özel bir iştir.

Bu durumda yazı yazmak; yazma kabiliyetinde olanların yazmasıyla diğer insanların üzerinden kalkan, “farz-ı kifaye” bir görevdir. Bir diğer ifadeyle kişi yazı yazamayabilir, ama mutlaka okumalıdır. Kısaca okumak genel, yazmak ise özel bir görevdir.

Kuran-ı Kerim’in nüzulü (gönderilme şekli) üzerinde biraz daha dikkatle düşünürsek verdiği bir diğer mesaj ise sıralamanın önemdir. Yani verilen emirler birbirini tamamlayıcı olması hasebiyle yapılacak işlerde sıralamaya dikkat çeker. Yüklemenin, yükselmenin ancak peyderpey olması gerektiğinin altını çizer.

Eğitim öğretimde tedricilik ilkesi, öğrenmenin en önde gelen kuralıdır. Ağırlık kaldıran halterciler ağır kiloları kaldırabilmek için önce hafiften ağıra doğru bir yol izlediği hepinizin malumdur.  Aynı şekilde ABC’yi bilmeden ansiklopedi okunamayacağı, rakamları bilmeden sayıları oluşturamayacağımız gibi binanın birinci katı yapılmadan üst katlara çıkılamayacağı da tartışılmaz bir gerçektir.

İslam’ın mesajlarını doğru algılamak yine sıralamayı doğru yapmakla mümkündür. Örneğin; İman ettikten sonra amel işlenerek ahlaki güzelliklerin yerleşmesi sağlanır. Sonraki adımda da muamelat dediğimiz sosyal hayatın düzeni kendiliğinden sağlanmış olur. Herkesin dürüst olduğu bir toplumda hırsızlık, adam kandırma, yalan söyleme kendiliğinden ortadan kalkar. Eğer bu sıralamayı bozarsanız tüm sistem alt üst olur ve bina yıkılır.

Ahlak olmadan bir toplumu düzeltemezsiniz. Ne kadar ibadet ederseniz edin özünüzü gözünüzü düzeltmeden davranışları düzeltmezsiniz. Düzelmenin çaresi öncelik sıralamasında saklıdır. Önce ahlak, ahlaki kimlik, dürüst karakterlere sahip kişilikler inşa etmek, İslam’ın güzelliklerini onun üzerine bina etmek gerekir.

Bir din düşünün, muhataplarından ilk istediği şey “oku ”dur. Okuyun kendinizi geliştirin diyor başka bir şey demiyor. Seni yaratan Rabbinin adıyla oku, elindeki kitabı oku, kendini oku, kâinatı oku, yeter ki oku.

Dostlar, kalemin kelamı dinimizce kutsaldır. Yazılan, kâğıtlara dökülen cümlelere Allah’ın verdiği önem o kadardır ki onun üzerine yemin eder. “Yemin olsun o kaleme, o kalemle yazana, yazılana.” diye buyurur Kuran’ı Kerim.

Bir dinin ilime, bilime verdiği önem bundan daha iyi nasıl vurgulanabilir. Diyeceksiniz ki sürede belirtilen “Kalemle yazan Allah’tır, kalem de Allah’ın kalemidir. Yazılan da Kuran’dır.” Buna itirazım yoktur. Ancak düşünün yazan, yazan kalem, yazılan metin, hangi kutsalımıza benzemektedir. Bu benzerlik bile yazının önemini ifade etmek için yeterlidir.

Bilginin gelişmesinde önemli rol yazıdır, yazıda başrol kalemdedir. Yazıyı silaha benzetirsek silahın kurşunu kalemdir diyebiliriz. Kurşun kalem sıfat tamlamasının altında yatan gerçek sanırım buradan alıntılıdır. Kalemin kelamı, onun yazdıkları gerçekten çok mühimdir.

TV kanallarının tarihi filmleri konu etmesinden rahatsız olmam. Ancak öze dönüş yolunda çare kılıçların değil, kalemlerin öne çıkarılmasıdır. Büyükler: “Kalem kılıçtan keskindir.” derken kalemi öne çıkarmışlar, kalemin önemini, gücünü veciz şekilde ifade etmişlerdir. 

Zaman kılıçları değil kalemleri çekme vaktidir.

(Kalemin Kelamı kitabımdan alıntı)

H.İbrahim ÇORAKLI

Devamını Oku

Tanrı misafiri

Tanrı misafiri
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Hz. Musa’nın kavmi Allah Teâlâ’yı görmek ve ona yemek yedirmek istediklerini Hz. Musa’ya bildirirler.

Hz. Musa kavminin bu isteğini kabul edilemez bulur, kavmine:

Allah Teâlâ’nın yemeye içmeye ihtiyacı yoktur, der.

Fakat halkı ısrar eder. İllaki Allah’ı görmek, ona bir şeyler ikram etme isteğinde ısrar ederler. Hz. Musa bunu Rabbine teklif etmekten hayâ eder.

Bir gün Hz. Musa, Allah’ın huzurunda iken, Allah Teâlâ:

“Ya Musa, neden bana kavminin isteğini söylemiyorsun?” diye sorar. Hz. Musa:

-Allah’ım, senin yemeye içmeye ihtiyacın yoktur, ben nasıl olur da yemeğe davet ederim, diye cevap verir. Allah Teâlâ:

– Sen kavmine söyle, tekliflerini kabul ediyorum, davetlerine katılacağım, diye buyurur. Bunun üzerine Hz. Musa, kavmine durumu anlatır ve davet hazırlıkları başlar.

Allah Teâlâ’nın davetlerine geleceğini duyan halk en güzel yemekleri yaparak beklemeye başlarlar.

Herkesin gözü yoldadır. Fakat gelen giden yoktur. Uzaklardan yaşlı, fakir, üstü başı toz toprak içinde bir kimse görünür. Yaşlı adam, uzaktan geldiğini ve çok aç olduğunu, kendisine ikramda bulunup bulunamayacaklarını sorar.

Onlar, çok önemli bir misafir beklediklerini, yemeye ancak o gelince başlayacaklarını söyleyerek, yaşlı adama yemek vermezler.

Yaşlı adam, kendisini misafir etmeyen, yemek vermeyen o yerden hızla uzaklaşır.

Halk heyecanla Allah’ı beklemeye devam eder fakat gelen yoktur.

Halkı Hz. Musa’nın kendilerine yalan söylediğini dolayısıyla kandırıldıklarını düşünerek kızarlar.

Hz. Musa ertesi gün Allah Teâlâ’nın huzuruna çıkar:

–  Allah’ım, Sana söylemekten utanırım, ancak kavmim bana: Sen bize yalan söyledin demekte. Onlara nasıl cevap vereceğimi bilemiyorum, diye sorar. Allah Teâlâ:

“Ben yemeğe geldim ya Musa, lakin siz bana ikramda bulunmadınız. Ben yere göğe sığmam ama bir kulumun gönlüne sığarım. Eğer size gelen misafirin teklifini geri çevirmemiş olsaydınız, beni ağırlamış olacaktınız. Ben yoksulların, muhtaçların ve düşmüşlerin yanındayım. Onlara ikram ettiğinizde bana ikram etmiş olursunuz” diyerek cevaplandırır.

Tanrı elbette misafir edilemez o zamana mekâna sığmaz. Ancak gelen her misafir onun adına gelir, ikram edilmeye layıktır. Kuluna ikram etmek ona ikram etmektir. Kulunu üzmek onu üzmektir. Kimin yüreğinde Allah sevgisi varsa, Allah o sevginin içinde vardır. Kimin yüreğinde ne saklıdır bilinemez, bilemeyiz. O yüzden denilmiştir ki; Her geceyi Kadir, her geleni Hızır bil.

Tanrı evlerimize gelip yemek yemez, çayımızı içmez. Kendisi adına kulunu misafir olarak gönderir.  Tanrı misafiri sözü bu olay sebebiyle oluşmuş çok nefis bir ifadedir.

Tanrı misafir olmaz ama Tanrı misafiri olur.

H. İbrahim ÇORAKLI

Devamını Oku

İnsana harcayın, insanı harcamayın

İnsana harcayın, insanı harcamayın
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Harcamak, israf etmek günümüzün en yaygın hastalığı. Eşya, madde harcamanın maddi bir bedeli vardır. Harcamak paralıdır ve pahalıdır da. İnsan harcamak ise masrafsız olan, en ucuz olanı.

Tek kullanımlık mendil, plastik tabak, kaşık, çatal gibi. Al kullan, işin bitince at gitsin.

Harcadıkça harcamak istersin. Harcarsın da. Artar sanırsın ama aslında artan harcadığınız değildir. Harcanacak olanlardır, sıradakilerdir.

Bir yandan tüketirken bir yandan da tükenirsin. Farkında olmazsın bile.

***

Öyle bir toplum oluştu ki her şeye kendi menfaati açından bakan, başka türlü bakamayan, baksa da göremeyen.

İşine yaradığı müddetçe seven, yaramadığı zaman tü-kaka eden hastalıklı bir anlayış çok yaygın hale geldi.

Boş konuşan, çok konuşan, yanlış konuşan, bağırarak konuşanlara itibar edilmekte; bilgi ve emek sahibi, derinlik ve içtenlik sahibi kişiler fark edilememekte.

İşi, parayı, makam ve mevkiyi hayatın en üst noktasına koyan anlayış için; sohbet, muhabbet, aşk, sevgi, saygı, büyük-küçük gibi kavramlar anlamsız oldu.

Bir omza baş koyup huzur bulmanın ne demek olduğu çoktan unutuldu. Onun yerine artık insanlar yükselmek için omuz arar hale geldi.

Bir yerlere gelmek için inanmadıklarına inanmış gibi yapan, değerleri olmayanlar türedi. Ve bunlar o kadar çoğaldı ki, normalleşti, duruma alışıldı, yadırganmaz hale gelindi.

* * *

İçi başka dışı başka şekilde yaşamak zordur. Bu en başta sağlığa zararlı. Bir yanda nar bir yanda nur, bir yanda sirke bir yanda balın bir arada olması bünyeye zarar verir.

Doktorlar; kişilik bozukluğu olan, çift kimlikli, ikiyüzlü kimseler için -kendi elleriyle kendilerini ateşe atan kimselerdir- diyorlar. Kendilerine ne büyük kötülük ettiklerini, ne denli zarar verdiklerini altını çizerek ifade ediyorlar.

Kullan at mantığı, ahlaksızlık boyutu ile kendi egolarını tatmin için insan harcamak, çağımızın en büyük hastalığıdır.

Hepimizin hayatında rastladığı bu tip hasta ruhlu insanları tedavi etmek, yeni yetişen nesli ahlaklı, dürüst ve değer üreten insan olarak yetiştirmek gerekiyor.

Değer tüketen değil değer üreten, değer atan değil değer katan bir nesle ihtiyaç var. Kısaca;

İnsana harcayalım, insanı harcamayalım.

H. İbrahim Çoraklı

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.