26 Şubat 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı 8.463.893 kişiye ulaştı.

a İmsak Vakti 02:00
İstanbul 12°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Muammer Gece

Muammer Gece

21 Şubat 2021 Pazar

Baklava Karteli (5)

Baklava Karteli (5)
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Muammer Gece muammergece@gmail.com

(Bölüm 5) Asansör giriş kata ulaşmıştı. Dışarı çıktığında ne kadar doğru bir karar verdiğine seviniyordu, çünkü binanın önüne ekip otosu gelmiş, dört polis binaya doğru koşar adım ilerliyorlardı. Biraz daha yukarıda kalsa, olayın tam ortasında belki de karakolda sorgulanıyor olacaktı. Doğru yapmıştı ama eğer polisler gelmemiş olsaydı, bir kadın cinayetine engel olmadığı için kendini suçluyor olacaktı. Kim bilir, belki de cinayet olmazdı ama bir şeyler yapmak, o güçlü adamın dikkatini dağıtmak ve kadının kaçmasına yardım etmek için bir çaba harcayabilirdi. Bu cesareti gösteremediği için kendini korkaklıkla suçladı. Korkak değildi! Sadece kendini garantiye almak istemişti ama ne olursa olsun yardım etmesi gerekirdi diye düşünerek evine doğru hareket etti.

Polisler olaya el koymuştu ve pişman olacağı bir durum yoktu. Kafası biraz karışıktı ama her şeye rağmen pastırmalı kuru fasulye onu bekliyordu. Annesi kızmadan evde olmalıydı. Adımlarını hızlandırdı. Kadıköy’den Fikirtepe’ye gitmek için az bir zamanı vardı. Neyse ki Kadıköy’e ulaştığında Fikirtepe otobüsü de hareket etmeye hazırlanıyordu. Hemen bindi ve en arkaya gitti, oturdu. Trafik çabuk eve ulaşmasına yardım eder gibi hızlı akıyor, duraklarda neredeyse hiç durmuyor gibiydi. Kuru fasulyenin kokusunu alır gibi oldu. Akşam yemeklerini çok seviyordu. Herkes bir arada, çok konuşmuyorlardı ama aynı masada o aile olma duygusunu yaşamak hep huzur veriyordu. Mandıra Caddesi’ne gelmişlerdi, iki durak sonra evde olacaktı ve tatlı bir heyecan duydu kalbinde. Durakta açılan kapıdan hemen atlayıp indi, koşar adım eve ilerledi. İki katlı eski evleri, çocukluğunun geçtiği bu tatlı aile ocağı ona hayal etmeyi öğretmişti. Kapıyı tıklattı, abisi açtı kapıyı.  “Geç kaldın” demedi ama yüzündeki sert ifade yetiyordu kardeşinin geç kaldığını anlatmasına. Hemen ellerini yıkayıp annesinin yanına koştu.

  • Anacım nasılsın? Bu harika fasulyenin kokusu duraktan bile duyulabiliyor. Bütün mahalle kapıda kuyruk olmuştur diye çok korktum biliyor musun?

diye takıldı. Annesi,

  • Sıpa! Çabuk suyu, ekmeği masaya götür,

dedi.

Annesinin sert ifadesinin arkasında saklamaya çalıştığı tebessümü hep çok sevmişti Can. Annesi yıllardır onlar için büyük bir emek harcıyor, o aileyi bir arada tutmak için tatlı bir savaş veriyordu. Yıllar geçtikçe annesinin ne kadar bilge bir kadın olduğunu daha iyi anlayacak, karşılıksız sevmesinin sebebinin bir annenin yavrularına duyduğu şefkat olduğunu hep hayırla yad edecekti.

Hemen söylediklerini yaptı, masaya götürdü istenilenleri. Babası masanın baş köşesinde oturuyordu. Onu görünce, “Yine geç kaldın Can efendi” derken, babalık makamından bakarak ona sorumluluklarını hatırlatıyordu. Babasını hep anlamaya çalışıyor ama bu kadar öfkeli, kuralcı olmasını bir türlü içine sindiremiyordu. Bir kere olsun “Oğlum nasılsın, bugün neler yaptın, okulun nasıl gidiyor, keyfin yerinde mi?” diye sormamıştı. Yıllar geçtikçe babasının neden bu kadar kapalı olduğunu anlayacak, imkansızlıklar içinde olmalarının suçluluk duygusunun onu gergin bir insan yapmasına hak verecekti. Babasıyla paylaşamadığı dostluk, hayatında bir boşluk oluşturacak ama bunu yenmeyi başaracaktı.

–             Özür dilerim Baba! dedi.

–             Otur bakalım. Su ver bana,

dedi babası.

Suyu doldururken ağabeyine göz ucuyla baktı. Sanki onun azar işitmesinden hoşlanıyor gibiydi ama aldırmadı. Ağabeyini de çok seviyordu ama ağabeyiyle de bir dostluk kuramamış, çoğu zaman kavgayla bitmişti tartışmaları. Ağabeyi babasının isteğiyle okulu bırakıp bir tornacıda çıraklığa başlamıştı. Kendisinin de okula devam ediyor olmasının aralarındaki rekabeti artırdığını hep göz ardı etmiş, onunla dost olmaya çalışmıştı. Babaları öldüğü gün aralarındaki rekabet bitmiş, ağabeyi ona kucak açmış fakat geçen yılları birbirlerini tanıyamadan, dost olamadan geçirmişlerdi.

“En çok bunu hazmedemedim” diye bir gün ağabeyine içini döktüğünde; “Ben de ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. Hayatıma bir tornacı çırağı olarak devam ederken, senin okuma şansına sahip olman beni her zaman çok öfkelendirdi. Babamın bu kararı vermesinin nedeninin geçim derdimiz olduğunu biliyordum ama ben de mühendis olmak istiyordum. Bu yüzden seni kıskandım. Hatalıydım, beni affet!” dediğinde, babasına sarılır gibi sarılacaktı Can, ağabeyine. Babasına sarılmanın nasıl bir şey olduğunu bir parça ağabeyine sarıldığında anlayacaktı.

Yaşayarak anlayacağı o kadar çok şey vardı ki, belki de bu yüzden ağabeyine pek kızamazdı.

Yine bu duygularla ağabeyine de bir bardak su doldurup,

–             Buyur ağabeyciğim, diyerek uzattı.

–             Sağol Can kardeş!, dedi ağabeyi.

Bu ifadesinde ağabeylik tasladığını biliyordu. Sadece “afiyet olsun” dedi.

Annesi masaya geldi, yemekleri servis etti ve akşama kadar hayalini kurduğu enfes pastırmalı kuru fasulyeyi tadını çıkararak yemeye başladı. Ayda bir yiyebildikleri bu yemek onların mutluluk kaynağıydı. Yemekten sonra ağabeyiyle birlikte kullandıkları odaya geçti. Ağabeyi de yatmaya hazırlanıyordu. Yarın sınavı vardı ve hazırlanmalıydı. Kitabını açıp çalışmaya başladı. Önemli bir sınavdı… Ağabeyi “iyi geceler” deyip yatmıştı. Can biraz daha çalıştı. Sınavdan sonra yeni iş için merkezine gitmesi de gerekecekti. Birkaç tekrar yaptıktan sonra yattı. ‘’Polis Baklava Baronunun Peşinde’’ haberi kafasında takılmıştı.  Kimdi bu baron? İçini bir korku kapladı. “Polis beni de takip eder mi acaba” diye düşünürken uyuya kaldı.

-Sabah erkenden okuluna gitti. Sınavdan sonra dersi yoktu, merkeze doğru yola koyuldu. Haberlerdeki baron, binadaki onu sorgular gibi hitap eden adam, yapılı adamın kadına karşı uyguladığı kaba kuvvet… “Ne kadar karmakarışık bir dünyada yaşıyoruz, nedir bu insanların derdi” diye düşünürken, merkeze varmıştı bile. Buraya her geldiğinde korkuya varan bir heyecan yaşıyordu. Rutin giriş işlemlerini yapıp, Ajan Yerfıstığı’nın odasına geldi. Kapıyı tıklattı,  “gel” sesini duyunca içeri girdi.

Yerfıstığı hayret edilecek bir suratla tebessüm ediyordu. “Gel bakalım özel teslimatçımız” dedi.  Teslimatları yaparken kullandığı bu ifadeyi biliyor olmasına çok şaşırdı.

–             Getirdin mi parayı? derken, gözlerini biraz kısarak gözlerinin içine bakıyordu Ajan Yerfıstığı.

–             Evet efendim! İşte iki yüzbin peso!

–             Aferin! İyi iş çıkardın! Açıkcası senden beklemiyordum bu başarıyı,

derken, sandalyesinde arkaya doğru yaslanıp bacak bacak üstüne atması, aşağılamak istediğini düşündürüyordu ama aldırmadı.

             “Teşekkür ederim! Yeni işleri için hazırım“, dedi.

–             Biliyorum, depoya gidebilirsin. Mesajı gönderiyorum telefonuna.” derken, kraliyet selamını andıran bir el hareketiyle kapıyı gösterdi.

Depoya gelmeden mesaj gelmişti telefonuna. “Dört yeni adres, hepsi Kadıköy, harika!” diye düşündü. Paketleri alırken, havada birbirlerine karışmadan dolaşan kadayıf, fıstıklı baklava, şöbiyet kokularını derin derin içine çekti. Çok harika kokulardı. Kim bilir tatları nasıldı? Depo görevlisi, boksör eskisi kırık burunlu adam “Çek çek, iyice içine çek de sen de bir bağımlı ol! Yeni müşterilere ihtiyacımız var” diyerek, su motorlarının çalışmaya başlarken çıkardıkları sesler gibi arka arkaya kesik kesik güldü.

Yüzüne bakmadan dört ayrı tatlıyı; ballı, şerbetli, fıstıklı; bağımlılık festivali ürünlerini ceplerine yerleştirdi. Merkezden dışarı çıktığında kendine daha da güvendiğini, artık bu işi iyi yaptığını düşünüyordu, oysa henüz üçüncü işini yapacaktı. Üçüncü işi olduğunu düşünmeden metrobüse bindi. Köleler her koltukta, her boşlukta hayatlarını bir hiç uğruna harcamak için; küskün, üzgün, çaresiz, devam ediyorlardı tatsız hayatlarına.

Yine bağırmak istedi,

  • Hey köleler neden ölmüyorsunuz?

Cebinden kitabını çıkarıp okumaya başladı. “Ruth artık anlayabilmeliydi Martin’i” diye düşündü.

Muammer Gece

Her Hakkı Saklıdır ©

Bu sitede yer alan tüm yazılar telif hakkıyla korunmaktadır.

Yazarın yukarıdaki yazısı dahil www.theanatoliapost.com web sitesinde çıkan tüm yazıları, hikaye ve öyküleri, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na tabidir ve içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge,marka ve her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları yazara aittir.

Yazarın www.theanatoliapost.com web sitesinde ve yine sitenin diğer tüm sosyal mecralarında (Facebook, Twitter, İnstagram vb.) yer alan yazılarının çoğaltılması, başka bir lisana çevrilmesi, saklanması veya işleme tutulması da dahil, yazarın önceden yazılı iznine tabidir. Bu sebeple işbu sitede yazara ait olan tüm hikayeler, öyküler ve her konudaki makaleler, yazarın yazılı izni olmadan hiçbir şekilde, çoğaltılamaz, yayınlanamaz, kopyalanamaz, sunulamaz ve aktarılamaz. Sitenin bütünü veya bir kısmı diğer bir Web sitesinde izinsiz olarak kullanılamaz.

Devamını Oku

Baklava Karteli (4)

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Haa öyle mi peki evladım sana iyi günler, dediğinde yine çok rahatladı, hemen bahçeye çıktı. Latife hanımın yetiştirdiğini düşündüğü güllerden bir tanesini çaktırmadan kopardı ve kokladı harika bir kokuydu, yıllar sonra kokuların psikolojide olumlama etkisini de öğrenecekti. Moda’ya gitti. Bir şeyler içmeliydi artık, bunu hak etmişti.

Akşam güneşi kocaman kentin bütün dertleri, insanların koşturmacaları, telaşlarının arasından adeta sıyrılarak görevini yapıyor, diğer yarım küredeki kendi alanına doğru hareket ediyordu. Birçok insan bunu “batmak” olarak algıladığı gibi şarkılara da konu etmişlerdi, oysa ki yer değiştiriyordu güneş; Can öylesine derinlemesine bakıyordu ki güneş ışınlarıyla denizin birleştiği harika noktaya, adeta kendini kaybetmişti. Denizin üzerindeki kızıl yansıma, ufuk çizgisindeki kızıllıkla birleşiyor, muhteşem manzara, Can’ın içinde bir endişe bırakıyordu. Birçok duygusuna anlam veremediği gibi akşam güneşinin de kendi üstündeki etkisine anlam verememişti.

Yıllar sonra bunun bir kaygı sendromu olduğunu anlayacak, hatta anlamsızca korkulara kapılmasına hayıflanacak -Çocukluk işte yapacak birşey yok, diyerek kendini teselli etmeye çalışırken kaybettiği yıllara acıyacaktı. Büyüdüğünü sandığında öğrenmişti acıları, kaygıları ve onları yönetmeyi ama bunların bedelleri olmuştu. Coşku kaybı, boş vermişlik, kadavra seviyesine ulaşan sukunet eğilimi ve buna benzer şeylerdi bedeli. Gençliğini boşa geçirdiğine çok üzülecek, karşılık olarak az konuşmakla cezalandıracaktı kendini. Bir cezası olmalıydı bu yaptıklarının çünkü ne yaptıysa kendi kendine yapmıştı. Cezasını çekmeyi de biliyor bunun etkisinden de çay içip okuyarak ve yazarak kurtuluyordu. En çok şükrettiği gençlik yıllarında kazandığı okuma alışkanlığıydı birçok yazara minnettardı, o harika dünyaya girmesini sağladıkları için.

Hala güneşin ufuk çizgisindeki kocaman yuvarlak haline hayranlıkla bakıyor duygusallığının onu hipnotize olmuş gibi gösterdiğinin farkında olamıyordu.

Beyefendi hoş geldiniz ne arzu edersiniz buyurunuz efendim diye hitap eden ne kısa ne uzun ama oldukça tıknaz aynı zamanda yaz güneşinin etkisiyle esmerleşmiş yüzüyle uvertür taverna şarkıcılarını anımsatan garsonun yemek içmek mecburiyetini hissettiren tonlamasıyla kendine geldi. Soğuk bir içecek sipariş etti, heyecanlı bir gün geçirmiş hararetlenmişti. En son asker tipli adamın sorgulayıcı hamlesi sanırım en çok o boğazını kurutmuştu. Neyse ki hepsi geçmişti, şimdi zevkle gazozunu içip manzarayı izleyebilirdi.

Teslimat adreslerini bir kez daha kontrol etti;

Leyla, Adil, Latife, Berke Çağlayan listedeki son adrese teslimat yapmamıştı biraz endişelenir gibi oldu sandalyesinden hemen kalkıp gitmek istedi ama gazozu bitmemiş manzara geçmemişti.

Ölmez ya bu baklavayı yemese diye homurdandı. Öfkeleniyor gibiydi, stres onu çok geriyordu. Bir yudum daha aldı gazozundan -oh buz gibi ferahlatıcıydı. Manzarada stresini yenmeye çalışarak bir taraftan saate bakıyordu. Son teslimatını da yapıp eve dönmeliydi, annesi pastırmalı kuru fasulye pişirecekti. Akşam yemeğini düşününce annesinin şefkatli, sevecen, bir o kadar yöneten baskıcı yüzünü hatırladı. Ne çok seviyordu annesini, annesi bir yana dünya bir yanaydı, çok para kazanınca annesini o termal kasabaya götürecekti, kim bilir ne kadar sevinecek Can’ı ne kadar sevdiğini gösteren o hareketini yapıp yüzünü avuçlarının içine alacak ve

-Ne güzel bir çocuksun ne şanslı bir anneyim sen harikasın oğlum, deyip yanaklarından abartarak öpecekti. Ağzının kenarı sağ kulağına doğru kayarak güldüğünü fark etti. Çok mutlu olunca hep ağzı kayıyordu. Bir tek annesi fark etmişti bunu. Annesi çok bilge bir kadındı her şeyini ondan öğrenmişti. Tekrar saatine baktı artık kalkmalıydı taverna şarkıcısı kılıklı garsona işaret etti gazozunun ve manzaranın parasın ödeyip hızlıca yukarıya hareket etti. Neredeyse koşuyordu. Teslimatını yapıp annesine, kurufasulyesine yetişmek istiyordu. O kadar hızlı hareket ediyordu ki yolda bir adam ve kadına çarptığında ikisi de ona terbiyesiz, dikkatsiz kelimeleriyle saldırmışlar ama o bir an önce adrese yetişmek için aldırmamıştı. Süreyya Sineması diye hatırladığı eski yapıyı geçtikten sonra ara sokaktan yoğurtçu parkına doğru koşar adımlarla ilerledi, parka gelmeden son çıkıştan önceki sokakta teslimat adresine ulaştı.

Berke Çağlayan isimli zile bastı biraz uzun bastığını diyafondan yayılan cıvık sesle anladı!

Berke:

-Hey dostum kimsin bu kadar ısrarcı olmak zorunda mısın kamoonn, dedi.

Can:

Özel teslimat için geldim

Berke:

Dilışıs mı adamım getirdiğin, hadi söyle ve altıncı kata gel kuikli pilis beybisi, dediğinde Can,

Çattık ama umarım bulaşmaz diye geçirdi içinden.

Giriş kapısı yine o gıcık sesle açıldı, hızlıca asansöre yürüdü kata çıktı. Asansör açıldığında tam karşısındaydı Berke Çağlayan; altıgen sarı camlı gözlükler, ekose pantolon, beyaz sweatshirt… Pantolon askısı garip şekilde pantolonunun önü havaya kaldırılmış; arkası kısa saçlar, kulağında küpe… Can, “tam dayaklık biri diye düşündü. Ona doğru yürürken gülümsemeye çalışıyordu dişlerini sıktığını -Merhaba demeye çalışırken anladı.

Cebinden tereyağlı, çıtır pişirilmiş fıstıklı kokusu hemen havaya karışan baklavayı çıkardı.

O sırada

Berrrkeeee ayy aklımı yemek üzereyim aşkım, diye bir ses duyuldu. Bu sesle birlikte Can daha da sinirlendirdi.

Berke:

-Pelinsu şekerim, bebeğim şimdi nerelere uçacağız biliyor musun ohannes yani, dedi Berke…

Can ise daha fazla dayanamayarak;

Size iyi günler

deyip arkasını döndü ve asansörse yürüdü, tam asansöre girecekti ki;

İmdaaat, yetişin, kadın cinayeti olacak, kurtarın diye avaz avaz bağıran bir kadın karşı daireden kendini koridora attı. Arkasında, kocaman pazılarını açıkta bırakan kolsuz bir tişörtle yapılı bir adam göründü. Saçlarını kazıtmış mı kel mi çok anlaşılmıyordu. Kızgındı adam.

Gel buraya diye kadını çekiştiriyordu Berke ve Pelinsu çoktan toz olmuşlardı. Asansöre girip sıfıra bastı Can. Bir yandan –Lütfen akşam yemeğine yetişebileyim diye dua ediyordu. Saatine baktı beş kırk beş olmuştu, fazla zamanı yoktu.

Muammer Gece

Her Hakkı Saklıdır ©

Bu sitede yer alan tüm yazılar telif hakkıyla korunmaktadır.

Yazarın yukarıdaki yazısı dahil www.theanatoliapost.com web sitesinde çıkan tüm yazıları, hikaye ve öyküleri, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na tabidir ve içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge,marka ve her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları yazara aittir.

Yazarın www.theanatoliapost.com web sitesinde ve yine sitenin diğer tüm sosyal mecralarında (Facebook, Twitter, İnstagram vb.) yer alan yazılarının çoğaltılması, başka bir lisana çevrilmesi, saklanması veya işleme tutulması da dahil, yazarın önceden yazılı iznine tabidir. Bu sebeple işbu sitede yazara ait olan tüm hikayeler, öyküler ve her konudaki makaleler, yazarın yazılı izni olmadan hiçbir şekilde, çoğaltılamaz, yayınlanamaz, kopyalanamaz, sunulamaz ve aktarılamaz. Sitenin bütünü veya bir kısmı diğer bir Web sitesinde izinsiz olarak kullanılamaz.

Devamını Oku

Baklava Karteli (III)

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Nefesi kesilmek üzereydi, kapılar açıldı çok hızlı koşmalıydı hem de çok. Yerinden fırlayacaktı ki trençkotlu adamın onu hiç umursamadan açılan kapıdan çıktığını gördü ve derin bir nefes aldı, elinde olmadan nefesini verirken –ooohh diye bir ses çıkardı. İşte tam o an trençkotlu adam dönüp kalın çerçeveli gözlüklerinin arkasında bir daha dikkatlice bakınca tekrar paniğe kapılır gibi oldu ancak adam arkasını dönüp gidince rahatladı.

Boş bir yer bulup oturdu. Ayaklarının titrediğini fark etti; korkmuştu. Bir an “Böylesine tehlikeli bir işin içinde olmak doğru muydu?” diye kendi kendini sorguladı.

Hayır! Olmalıydı. Çünkü sekiz saat çalışarak bir yere gelinemezdi. Çok acımasız bir düzenin içindeydi insanlar. Çevresinde görüyor üzülüyordu. O bu sistemin içinde hayatını harcamayacak, daha güzel bir yaşam geçirecekti. Baklava karteline de bu yüzden girmişti. Kazancı harikaydı. Bu kadar iyi kazanan çok az insan vardı. Evet, tehlikeli bir ortamdı, aklına mıh gibi işleyen -giren bir daha çıkamaz- sözü tekrar kulaklarında yankılandı. Bir an kendini çaresiz hissetti, çevresine şöyle bir baktı, herkes çok mutsuz, hatta ölü gibi görünüyordu.

Yine bağırmak istedi, –Hey köleler neden ölmüyorsunuz? Diye.

Bütün bunlar aklından geçerken uçurtma uçurduğu zamanları düşündü. Ne kadar mutlu bir eğlenceydi. Göklerde süzülen, rüzgarla dans eden uçurtmayı bir ipin ucundan yönetmek; bu işin de bir an böyle olduğunu düşündü. Kartel ipi tutuyor olaylar da rüzgar gibi seni uçuruyordu. İp, karteldeydi, belki de tehlike buradaydı. İpin kopması ya da bırakılması sonu olabilirdi. Uçurtma uçurduğu zamanlardaki kadar mutlu olabileceği bir gelecek için girmişti bu kartele. Hayal ettiği her şeyi yapabilecekti, ilk yapmak istediği, o harika havalı spor ayakkabılardan almaktı. Arkadaşlarından birkaçı bu güzel ayakkabıdan giyebiliyorlardı. Onların durumları iyiydi, kazançları bu ayakkabılardan almaya yetebiliyordu. En kısa sürede alacaktı o havalı ayakkabılardan. İşler bu şekilde yolunda giderse ikinci haftanın sonunda kazancı yetecekti o ayakkabıyı almaya.

Bir an kendini hayal etti; saçlarını taramış beyaz bir gömlek altında kot pantolon ve o harika spor ayakkabılar ne kadar yakışıklı olacaktı kim bilir? Adını bile söylemekten korkuya kapıldığı o esrarengiz güzellik de onu beğenecekti belki…  Derin bir iç çekti, hayal etmek gerçekten çok güzeldi, keyiflendiğini fark etti.

***

Bir taraftan da ipin ucundaki uçurtma olmak suçlamasını çıkaramıyordu zihninden. Kendini cesaretsiz, hatta korkak olmakla suçlamak üzereydi ki Bostancı durağına gelmişlerdi. Kapı açıldı, merdivenlere yürürken, yerin taa dibinden yukarı çıkarken yolcuların kendilerini mezarda hissetmemeleri için tavanlara yan duvarlara ilginç ışıklandırmalar ve dekorlar yapmışlar bir çeşit illüzyonla yer altında olduklarını onlara unutturmayı başarmaya çalışmışlardı ama o tünelin kendine has ağır kokusu sürekli hatırlatıyordu yer altında olduklarını.

Metrodan çıkmayı yeniden doğmak gibi gördüğünü fark etti. Yukarı çıktığında derin bir nefesi içine çekmiş bu ona çok iyi gelmişti. Bostancı metrosu çıkışı çevresel bir kentleşmeyi net bir şekilde ortaya koyuyor yüksek konutlar, araçlar yoğun trafik, yan yollar her şey tam bir metropoldü.

-İşte tam da bu ortam insanlara kendilerini bulmayı geciktiriyor, sürekli düzenli tek düze bir yaşam içinde olmayı yani standart bir hayatı tercih ediyorlar ya da buna zorlanıyorlar, diye düşünüyordu, o buna boyun eğmeyecek kendi hayatını kendi belirleyecek kimseye bağımlı yaşamayacaktı, çünkü bağımlılık kölelikti. Bunları düşünürken caddenin karşısına geçti.

***

Yokuş aşağı devam eden caddenin sonunda meydana ulaşılıyor, sahile ya da Kadıköy tarafına gidilebiliyordu. Sahil tarafına devam ederken caddeden Kadıköy yönüne, makineli tüfek gibi ses çıkartan, filmlerdeki çetelerin kullandığı motosikletlere sahip bir grup geçti. Durup onların geçmesini izlerken, –Kesinlikle bir motosiklet almalıyım, diye kendine nasihat ediyordu. Bütün her şey onu yavaşlatır gibiydi. Bir türlü düşüncelerinden sıyrılıp işine konsantre olamıyordu. Yıllar sonra bunun dönemsel hormonların bir etkisi olduğunu öğrenecekti.

Motosikletler geçtiğinde, sahil tarafına hızlıca yürümeye başladı. Çünkü son geçen motosikletteki şişman, göbekli sert adam sanki ona kafa sallıyor gibiydi. Adil Barbados, Bostancı’daki teslimat ismiydi ve şişman adamın kafa sallamasını Adil Barbados’un sabırsızlanmaya başladığına yordu. Sokaktan içeri doğru girdi. Üçüncü apartman teslimat adresiydi. Zilde ismi buldu ve bastı; anında sert cevap geldi sanki adam kapının dibinde bekliyordu !

  -Buyurun ne istiyorsunuz?

Özel teslimatınız için geldim.

  -Beşinci kat hızlı ol !

Sert ifade bir emire dönmüştü –hızlı ol!

Ne sanıyor kendini bu adam diye söylenerek beşinci katta daire kapısına doğru ilerliyordu ki Adil Barbados kapıyı yarım açmış, lacivert pantolon üzerine pembe gömlek giymiş, boynuna eflatun bir fular bağlamış üç tel saçını arkaya yapışacak şekilde taramıştı.

Yüzünde okuma gözlüklerine benzeyen bir gözlük, tombul yanaklar, gözlerinde sorgular bir ifade vardı. Pembe gömleğinden göbeği, her şeyi sorgulamak için öne atılmak ister gibi fırlamıştı.

Elini ileriye uzatarak ayak dibini işaret edecek şekilde bir hareketle teslimatçının çabuk olmasını söylemeye çalışıyordu. Teslimatçı, küçük bir deparla adamın yanına ulaştı.

-Her za-man da-kik o-la-cak-sın!

cümlesini kurarken bir eğitimciyle emekli bir asker havasıyla gözlerinin içine bakıyordu. Cebinden tereyağlı, fıstıklı şerbetinden lezzetler yayılan baklava kutusunu çıkarıp uzattığında, Barbados aynı anda sol eliyle gözlüğünü çıkarıp sağ eliyle de paketi aldı.

-Oh my God! Teşekkürler delikanlı teşekkürler, diye melodik bir seremoni yaparken, dans eder gibi kapıdan içeri yöneldi. Ayaklarıyla bir iki dans hareketi yapıyor, sol elinin parmaklarıyla da ritmik dalga selamlaması yaparak teslimatçıyı gönderiyordu.

Derin bir nefes aldı, üçüncü teslimatı da sorunsuz başarmış, heyecanı içinde kalmıştı. Binadan dışarı çıktığında metrodan çıkışıyla aynı duyguyu yaşadığını fark edip derin bir nefes daha aldı.

Aferin oğlum aferin sana diyordu.

Yokuşu tekrar tırmanıp metroya gidip Kadıköy yönüne küf kokusu tünelinde devam etti. Kadıköy’e geldiğinde nostalji tramvayına binmeliydi. Çünkü teslimat Bahariye’deydi. Ve tramvaya bindi. İçinden –Gıcık bir yavaşlığı var bu tramvayın ama insanlar bayılıyorlar, diye geçirdi. Gerçekten de öyleydi. İnsanlar tramvaya binince sanki yıllar öncesine gidip on dakika kalıp geri dönmüşler gibi seviniyorlardı.

Teslimatçı delikanlı da tramvayın insanlar üzerinde bıraktığı bu etkiyi düşünürken –İnsanlar tramvaydan indiklerinde geçmişe gitmiş hissi yaşıyorlar-ne saçma bir zevk, anlam veremiyorum, dedi, kendi kendine.

Sonra çın çın çan çan diye sesler çıkaran tramvay Bahariye’ye geldi. Moda’ya inmek zorundaydı.

Durakta inip ünlü ama artık yaşamayan uzun saçlı, derin şarkıları olan sanatçının evinin önünde geçerek teslimat adresine ulaştı. Latife Çitlenbik Hanımefendiydi teslimat sahibi. Alıcının isminin hakkını verdiğini kapıya ulaştığında daha iyi anlayacaktı.

Uzun olmayan ama küçük de sayılmayan bir ön bahçeden sonra girilen binada, giriş katta oturan Latife Hanım’ın en iyi müşterilerinden biri olacağını görür görmez anladı. Koyu kestane rengi saçları yaşını gizlemeyi başarsa da konuşmasındaki ağdalı uzamalar bir alzaymır adayı olduğunu net şekilde ortaya koyuyordu.

Zaten bağımlı olmak demek bir çeşit hastalıktı, tedavi mümkün mü o da bilmiyordu.

Ona da fıstıklı baklavadan teslim etmiş, kokusuyla mest olmuştu. Kapıdan dışarı çıkarken, uzun boylu, bembeyaz saçları asker traşlı adam sert bir emir ifadesiyle,

Hey delikanlı! Bekle bir dakika, dediğinde dönüp buyurun efendim diyebildi.

Uzun sert adam, iki adımda yanına yaklaşıp

-Kimsin sen, ne arıyorsun binamızda? Ben yöneticiyim.

Diye, çıkışır tarzda konuştu.

Teslimatçı, –Eyvah! Bugün ikinci bela karşıma çıkıyor, diye heyecana kapılırken, birden “sakin olmalısın” sükuneti zuhur etti hücrelerine.

Kurye teslimatı efendim, dediğinde adam ısrarla onu sorgulayacak ve iş çözülmez noktalara gelecek diye korkmaya başlamıştı.

Muammer Gece

Her Hakkı Saklıdır ©

Bu sitede yer alan tüm yazılar telif hakkıyla korunmaktadır.

Yazarın yukarıdaki yazısı dahil www.theanatoliapost.com web sitesinde çıkan tüm yazıları, hikaye ve öyküleri, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’na tabidir ve içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge,marka ve her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları yazara aittir.

Yazarın www.theanatoliapost.com web sitesinde ve yine sitenin diğer tüm sosyal mecralarında (Facebook, Twitter, İnstagram vb.) yer alan yazılarının çoğaltılması, başka bir lisana çevrilmesi, saklanması veya işleme tutulması da dahil, yazarın önceden yazılı iznine tabidir. Bu sebeple işbu sitede yazara ait olan tüm hikayeler, öyküler ve her konudaki makaleler, yazarın yazılı izni olmadan hiçbir şekilde, çoğaltılamaz, yayınlanamaz, kopyalanamaz, sunulamaz ve aktarılamaz. Sitenin bütünü veya bir kısmı diğer bir Web sitesinde izinsiz olarak kullanılamaz.

Devamını Oku

Baklava karteli (II)

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Muammer Gece

Asansörden indi ve Leyla Limonkesen’in ziline bastı. İçerden bazı sesler duyar gibi oldu ama önemsemedi. Kapı çok geçmeden açıldı. Gergin olduğu yüzündeki kırmızılaşmış göz altlarından, hızlı nefes alıp vermesinden anlaşılıyordu. Leyla Limonkesen kriz öncesindeydi. Gözlerini kısarak,

– Ne istiyorsun delikanlı? diye sordu.

Teslimatınız var hanım efendi derken metroda okuduğu kitapta siluetini gördüğünü sandığı kızıl saçlının tam karşısında durduğunu fark etti.

O sırada kadın bir şeyler düşündüğünü anlamış gibi,

Ne teslimatı delikanlı? dedi.

Kadayıf efendim, dedi kısık sesle.

Krizin eşiğindeki Leyla Limonkesen, o sırada birden hamle yaparak teslimatçı genç adamı yakasından tuttuğu gibi kapıdan içeri çekti ve hızla kapıyı kapattı.

Kısık ama sert bir sesle çıkışarak,

Çıldırdın mı sen, ya bir duyan olsa… Neden bu kadar dikkatsizsin. Yoksa sen yeni mi başladın. Çeko nerede, o neden gelmedi. Senin adın ne bakayım? Diye, bir çırpıda sıraladı soruları.

“Çeko kimdi neden daha dikkatli olmalıydı? Yeterince dikkatli değil miydi yani” düşünceleriyle kendini sorgularken ağzından –Adım Can efendim sözleri döküldü.

Kadın, -Ay çok tatlı Can’ım benim deyince bu kötü espri nedeniyle bu kızıl saçlı hakkında endişeye kapıldı.

Cebinden harika fıstıkla bezenmiş, çıtır çıtır kızarmış, damaklar da inanılmaz lezzet bırakan kadayıfı çıkardığında, kadın bir goril ya da ayıdan çıktığı izlenimi veren, hezeyanla karışık coşkulu bir ses çıkardı.

Teslimatçı genç bir an irkildi, geri bir adım attı. –Korkma delikanlı seni değil kadayıfı yiyeceğim diye ikinci kötü esprisini yaptığında oradan acilen gitmesi hatta kaçması gerektiğini düşündü.

Leyla Limonkesen, dudaklarına, diline değdirmeden tadını almış gibi kokluyordu kadayıfı.

Genç adam, bir kez daha bağımlılık ne demek görebiliyordu. Kadın kendinden öylesine geçmişti ki; teslimançıya bakmıyordu bile. Hemen kapının yanında önceden hazırladığı anlaşılan özel porselen pasta tabağı ve bıçak çatal setine yöneldi. Aceleyle mukavva kutusundan kadayıfı çıkardığında teslimatçı da o harika kokuyu duydu. Çok güzel kokuyordu. Demek insanlar böyle bağımlı hale geliyordu.

Kapıdan çıkarken kızıl kadayıf canavarının sesini duydu

Teşekkür ederim Can’ım dikkatli ol.

Hemen asansöre yöneldi, giriş kata bastı. Hızlıca koşar adım metroya doğru ilerlemeye başladı. İkinci teslimatı da sorunsuz başarmış, kadayıfın o enfes kokusu ve tadıyla ilgili kurduğu hayalden başka, aklında bir iz kalmamıştı.

Evet, kadayıfı teslim alırken ve teslim ederken onda iz bırakmış olması yine o saçma cümlenin beyninde yankılanmasına neden oldu

Giren çıkamaz!

Metro merdivenlerinden koşar adım indi. Kadıköy yönü yine çok kalabalık bir o kadar sıkıcıydı. İnsanların bu koşturmalarını çoğu zaman anlayamıyordu. Neyi başarmaya çalışıyorlardı. Bu kadar çalışmayla Nobel falan alacaklarını mı sanıyorlardı? Ama deli gibi çalışıyorlardı ancak, yaşarken öldürdüklerinin farkında değillerdi.

O da farkında değildi niçin böyle bir düşünce içine girdiğinin. Boş verdi ve gelen Kadıköy metrosuna bindi. Biraz nem biraz da karbon monoksitle karışmış küfü hatırlatan kokulu tünelde aslında bilinmezlikler içinde yolculuk ediyordu. Belki de bilinmez oluşu sürekli olmasını, devam etmesini sağlıyordu. Bilmiyordu, bilmek istemiyordu.

Martin Eden’a dönmek istedi. Ruth sevecek miydi onu. Ruth aptaldı. Kesinlikle yakışıklı yazabilen bir adama direniyordu. Üstelik, kavga edebilen, yumruğu güçlü bir adama. Bir filmde izlemişti, kadınlar güçlü erkekleri çok severlermiş. Neden Ruth, Martin’i sevemiyordu?

Biraz burnu havada olduğu içindi. Evet, para aralarında bir uçurum oluşturuyordu ama aşılamaz değildi.

Okumalıyım bu kitabı. Diğerlerini, hepsini okumalıyım, dedi kendi kendine. Çünkü kitaplardaki karakterler itiraz edemiyor, işine karışmıyor, nasihat etmiyorlardı ve onu çok farklı dünyalara götürüyorlardı.

Tüm bunları düşünürken kapının hemen yanında duran adamın, kalın siyah çerçeveli gözlüklerinin arkasından onu izlediğini fark etti. Ajan Yerfıstığı takip edilebileceği konusunda onu uyarmıştı. Adam çok dikkatli ama hissettirmeden bakmaya çalışıyordu. Bunu anlamanın bir yolu vardı, kapıya doğru yöneldi durakta inecekmiş gibi bir pozisyon aldı. Aynı zamanda adama da yaklaşmış oldu. Üzerinde siyah trençkot, siyah bağcıklı ayakkabılar, elinde sıkmaktan buruşmuş rulo hale getirilmiş günlük gazete…

Yanına geldiğinde derin bir nefes aldığını fark etti.

Evet, onu kokluyordu.

Kahretsin bu bir gizli servis elemanı olabilir dedi içinden.

Başının belaya gireceği korkusuna kapıldı. O sırada metro durağa gelmiş, kapılar açılmak üzereydi. Düşündü…

Kapı açılır açılmaz koşmaya başlar, bir anda merdivenlerden yukarı çıkar ve gözden kaybolmayı başarırım diye aklından geçirdi.

Karar vermek için çok az zamanı vardı ne yapmalıydı?

Muammer Gece / muammergece@gmail.com

Her Hakkı Saklıdır ©

Bu sitede yer alan tüm yazılar telif hakkıyla korunmaktadır.

Yazarın yukarıdaki yazısı dahil www.theanatoliapost.com web sitesinde çıkan tüm yazıları, hikaye ve öyküleri, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu'na tabidir ve içeriğine ilişkin her türlü ses, görüntü, yazı içeren bilgi-belge,marka ve her türlü fikri ve sınai haklar ile tüm telif hakları ve diğer fikri ve sınai mülkiyet hakları yazara aittir.

Yazarın www.theanatoliapost.com web sitesinde ve yine sitenin diğer tüm sosyal mecralarında (Facebook, Twitter, İnstagram vb.) yer alan yazılarının çoğaltılması, başka bir lisana çevrilmesi, saklanması veya işleme tutulması da dahil, yazarın önceden yazılı iznine tabidir. Bu sebeple işbu sitede yazara ait olan tüm hikayeler, öyküler ve her konudaki makaleler, yazarın yazılı izni olmadan hiçbir şekilde, çoğaltılamaz, yayınlanamaz, kopyalanamaz, sunulamaz ve aktarılamaz. Sitenin bütünü veya bir kısmı diğer bir Web sitesinde izinsiz olarak kullanılamaz.

Devamını Oku

Baklava karteli (I)

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Muammer Gece

2040 yılına girildiğinde; yaklaşık on beş yıl önce dünya devletlerinin aldığı ortak kararla şeker, çikolata, tatlı türevleri dünya üzerinde yasaklanmış, bu yasak nedeniyle ciddi bir talebi karşılamak amacıyla bir grup yeraltı dünyası insanının girişimiyle baklava karteli oluşturulmuştu.

İllegal bu oluşum, tadını bir neslin neredeyse hiç tatmadığından hatırlamayacağı baklavanın imalatını yeraltına taşımayı başarmış ve dünya üzerinde dağıtımlarına hakim olmuşlardı. Kim bilebilirdi ki şöbiyetin yasaklı bir ürün olarak bağımlılar için özel üretileceğini; dünya bakalım daha neler görecekti. Bu hikaye, hayallerine kestirme yollarla ulaşmaya çalışırken başına maceralarla birlikte birçok belanın da geldiği bir genç adamın hikayesidir.

Baklava karteline girdiğinde 14 yaşındaydı. İlk taşıyıcılığını bir şöbiyet dilimini Mete’nin sevgilisi Gamze’ye götürerek yaptı. Korktu. Evet, hem de çok korktu. Kahvenin önünden geçerken herkes sanki ona bakıyor ve taşıdığı şeyi anlamışlar da ihbar edeceklermiş gibi geliyordu. Plastik poşet içine sarıp cebine koyduğu mukavva kutuyu bir eliyle tutuyor, ezilmesine engel olacak bir koruma kalkanı oluşturmaya çalışıyordu. Güzel de kokuyordu bu meret; ah birazcık tadına bakabilseydi keşke. Ama biliyordu ne kadar tehlikeli olduğunu ve çabucak ulaşmak istediği Arzum Kuaför salonuna odaklanmaya çalıştı.

Evet, Arzum Kuaför Salonu… Bir an önce yakalanmadan ve şüpheleri üzerine çekmeden verilen adrese ulaşmak zorundaydı. Ulaşmakla da bu tehlikeli serüven bitmiyordu. Kimse anlamadan teslimatı yapmak, yakalanmadan geri dönmek zorundaydı. Bu işin sonunda kazancı muhteşem olacaktı. Korkuları devam ederken köşedeki marketi geçti, artık sokağın sonuna ulaştığında kuafördeki Gamze’ye teslimatı yapabilecekti.

“‘Bu dünyaya giren bir daha çıkamaz’, diyorlardı. Çok lezzetli olmasındandır.” diye düşündü. Acımasız bir dünya olacağı aklına gelmemişti.

Kaldırım taşlarına bakarak biraz da vitrinleri izleyerek yoluna devam etti. Şüphe çekmediğinden emindi çünkü, çok soğuk kanlı davranıyordu. Biraz da şaşırıyordu bu haline ama iyi götürüyordu.

Kırtasiyenin hemen yanındaydı Arzum Kuaför. Kırtasiyeci çocukla göz göze gelmemek için biraz gergin bir halde geçti onun çalıştığı dükkanın önünden. O sırada avucuyla koruma kalkanı yaptığı şöbiyeti sıkıyor olduğunu fark etti, hemen irkildi, ona zarar veremezdi, çok kıymetli bir maldı o. Kuaförün önüne geldiğinde Gamze’nin çatlak ve tiz sesi kapıdan duyuldu;

-Hayatım sana kızıl gitmez, yanakların tombul, sarışın yapmalıyız seni. Bak, gör vamp bir kadın olacaksın, diyor, ardından kahkahayı patlatıyordu.

Vamp kadının arzulu, şehvetli dişi kadın anlamına geldiğini biliyordu. Taksici Turgay’ın kahveci Cem’e anlattıklarını hatırladı.

–Oğlum, benim bir sevgilim oldu, inanılmaz vamptı. Her gün saçını bir şekle sokar; sürekli benimle konuşmaya, görüşmeye, birlikte olmaya çalışırdı. Hiç sakınmaz, çekinmez hatta her istediğini anında söylerdi, demişti taksici Turgay.

Böyle bir kadın tiplemesini Sevda Teyze’den de duymuştu. O –Çok terbiyesiz edepsiz, demişti vamp kadın için. Kafası karışmıştı. “Vamp ile terbiyesiz aynı şeyler miydi?” diye düşünürken iki basamağı çıktı ve Gamze’ye hafif bir tebessüm sunup,

-Merhaba efendim, dedi.  

Gamze ise hemen küstah bir tavırla,

Buyurun ne vardı, diyerek ona doğru yürümeye başladı.

Bir gönderiniz var efendim.

Gamze, anlamıştı gizli bir şeyler olduğunu. Sessizce -Dışarıda bekle geliyorum, dedi ve hemen arkasından gitti. Meraklı tedirgin gözlerle gözünün tam içine bakarak,

-Ne gönderisi, çabuk söyle bakayım, kim gönderdi seni? diye saldırgan bir tavır sergilemeyi de unutmadı.

-Mete Mete Bey gönderdi diyebildi. Cebindeki şöbiyet paketini çıkardı. O sırada Gamze’nin gözleri parladı.

Gamze’nin –Gerçekten mi?, derken ağzının sulanıp, dudaklarının kenarından parlayarak akan bir damladan ne kadar bağımlı olduğu anlaşılıyordu.

Ver çabuk şunu, diye eline saldırdı ve hemen gömleğini kaldırıp eteğinin beline sıkıştırdı paketi. –Tamam, hadi hemen kaybol, dedi ve adeta zıplayarak içeri girdi.

Çok kolay olmuştu ilk teslimat. Sadece elinde biraz şerbet ve kokusu kalmıştı; çok güzeldi, kim bilir şöbiyet nasıldı? Mete’yi de Gamze’yi de kıskandı bir an. O muhteşem şöbiyetten bir dilim de olsa yiyebiliyorlardı. Mete’den aldığı tahsilatı yerine götürmeli, yeni işlere bakmalıydı. Elli bin peso; iyi paraydı bu. Hemen Firuzköy denen o kıraç araziye gitti. Burası görünürde bir kıraç araziydi ama yer altına laboratuvar gibi üretim tesisleri kurulmuş, baklavanın, tatlının her çeşidini üretiyorlardı. Ustalardan birinden duymuştu; güneş enerjisi ile çalışan fırınlar yerine meşe odunuyla çalışan fırınlarda pişirebilselerdi malları, dünyayı bağımlı hale getirir kendileri de çok zengin olurlardı.

Otobüs durağı şeklinde kamufle edilmiş giriş kapsına gidip panodaki optik okuyucuya telefonundaki QR kodu okuttu, fııss diye bir ses çıkartan oturma bankı yana doğru açılınca hemen ortaya çıkan merdivenlerden aşağı indi. Girişteki iri yarı güvenlik, elini kaldırıp parola ve kontrol kısmını geçmesini sağladı. İki yana açılan hidrolik kapıdan geçip yöneticinin ofisine ulaştı, kapısında baklava ajanı Murat Yerfıstığı yazıyordu.

Ne havalı, diye düşündü. Ama yerfıstığı bir dengesizlik oluşturuyor gibi geldiğinde, –Fıstık işte bir baklava ajanına yakışır, diye aklından geçirdi. Kapıyı tıklattı, –Geeel diye bağırdı Ajan Yerfıstığı. İçeri girdi, ona, önemsiz bir şeye bakıyormuş gibi bir bakış fırlatıp, kafasıyla oturmasını işaret etti. Masanın önündeki sandalyeye oturdu, biraz tedirgindi. İlk teslimatını yapmış ve endişeliydi çünkü sonrasını bilmiyordu. Hep kafasında o cümle yankılanıyordu: “Bu dünyaya giren bir daha buradan çıkamaz.

Ajan Yerfıstığı, çekmecesini açtı, cep telefonunu çıkarıp birkaç tuşlama yaptı, telefonu hemen “mesaj var” modunda öttü, çıkarıp açtı. Dört tane isim adres gelmişti.

Ödemeyi getirdin değil mi?, diye sert bir dille sordu Ajan Yerfıstığı. –Evet, dedi ve  çıkarıp elli bin pesoyu verdi.

Ajan Yerfıstığı, –Adreslere neler teslim edileceği yazılı. Depodan ürünleri al, dört teslimatın var. İki yüz bin peso eder. Umarım bu senin için büyük bir iş değildir. Yarına işi bitir ve gel bekliyorum, dedi. Masasının üstündeki işine geri dönerken eliyle bu sefer daha kibar bir tavırla kapıyı işaret etti.

Çıktı ve depoya gitti, dört teslimat için malları alması gerekiyordu. Onun için de bir QR kod uygulaması vardı. Optik okuyucuda okutup tatlı, ballı, lezzetli harika malları aldı, ağzının suyu akıyordu, çok güzellerdi. İnsan bunlara nasıl bağımlı olmazdı. Olurdu! Ceketinin iki cebine ayrı ayrı mukavva kutulara tek tek konulmuş harika malları yerleştirdi, yine dışında plastik poşet vardı ve olmalıydı çünkü tatlı şeylerden tatlı sıvılar akabiliyordu, tatlılardı işte.

Yavaş adımlarla yürüyüp kafasında teslimat programını oluşturmaya çalışırken, hidrolik kapıya yöneldi. Kapı açılınca, iri yarı güvenlik görevlisi; –Güle güle çaylak kuşu, diyerek onu uğurladı.

Tombul yanakları bütün dişlerini gösterecek şekilde sırıtmaktan gerilmiş, adeta aşırı doldurmaktan yırtılmak üzere olan bir seyahat çantasına benziyordu. -Yürüyen çanta işte, diye mırıldanarak merdivenlere ilerledi, son basamakta kodlama işlemini tekrar etti ve aynı melodik tıslamayla kapak açıldı; artık otobüs durağındaydı.

Ellerini pantolonunun cebine soktu ve omuzlarını arkaya doğru gererek biraz da afili, yürümeye başladı. Dört adresi vardı ve yakın değillerdi, hiç duramazdı, hızlı hareket etmeliydi. –Keşke bir motosikletim olsa, diye düşündü. Bunlar aklından geçerken yolun aşağısındaki durağa ulaştı, metrobüs gelmişti bile. Hemen atladı, arkadaki koltuklar boştu, geçip oturdu.

Bir sürü insan, bazıları ayakta ve hayatta, bazıları ise koltukta ama adeta ölü gibiydiler. Onların “köle” olduklarını düşündü ve bir an -Hey! Köleler. Ölmek için neyi bekliyorsunuz?, diye bağırmak geldi içinden. Ön koltukta oturan kadavra kılıklı adam dönüp ona bakınca ölüler dünyasında sesinin duyulduğu kehanetine kapıldı ama belli etmemek için adama tebessüm ederek –Günaydın efendim, dedi oysa saat 10:30’du. Adam, -patlamak üzere olan seyahat çantasına- benzeyen güvenlik görevlisinin ağabeyiydi sanki. Çünkü onun da yanakları, zorla doldurulmuş seyahat çantasına benziyordu. İtici olmakla birlikte aşağılayıcı bir tebessümle karışık hızlı bir bakışla adeta günaydınına küfrederek cevap vermişti.

“Ben de sizin efendim”, diyen bir baş selamlamasıyla ona cevap vererek arkasına yaslanıp planına devam etti.  

Önce Maltepe’ye gitmeli, sonra Bostancı’ya geçmeli ardından Kadıköy’deki iki nokta teslimatını yapıp eve dönmeliydi. Telefonunu çıkarıp Maltepe’deki adrese baktı. “Kazancılar sitesi B Blok D17 Yıldız Limonkesen” yazıyordu. Neyse ki bindiği metrobüs, Maltepe’ye kadar gidiyordu. Dönüşü metroyla yapabilirdi.

İç cebinden kitabını çıkarıp okumaya başladı. -Jock London çok iyi bir yazar, diye düşünürken –Yıldız Limonkesen Ruth gibi biri olabilirmiydi?, diye aklından geçirdi.

-Evet, olabilirdi?, dedi. Çünkü bağımlılar kalıplara göre yaşamayı tercih ederlerdi, o da bir kadayıf bağımlısıydı. Kendi kendine duyulabilecek bir kahkaha attı, seyahat çantasının ağabeyi yine ona dönüp pis pis baktı. -Derdi ne acaba bu adamın? diye aklından geçirdi.

Bu Ruth neden şiirlerden anlamıyordu ki? Neden sürekli standart bir yaşamın peşindeydi” Bağımlıydı işte… Bütün bağımlılıklar yasaklanmalıydı ama yaptığı işte bağımlılara bir hizmet değil miydi? Neden bu kadar tersti her şey birbirine. Ruth’a bir kez daha kızdı. -Salak kız. Şiir; ekmek, su, hava gibidir. Bir gün nefes alamaz hale geldiğinde anlarsın kıymetini, diye içinden yüklendi ona.

Martin için de üzüldü ama davasındaki mert duruşu karşısında onu takdir etti. –Aferin, dedi, –Adam dediğin böyle dik durur işte. Aç kalsa bile belli etmez.

Okumaya devam etti. Köprüye gelmişti. Metrobüs her durakta durmasa olmazdı sanki. Fıs fıs, bıkmıştı bu kapının çıkardığı sesten. Ön koltuktaki seyahat çantasının ağabeyi de –Bu kapı da ne böyle diyerek homurdanır gibi olunca –Kadavralar da rahatsız olabiliyormuş, diye kıkırdadı ama seyahat çantasının ağabeyi ona bakmasın diye de camdan dışarı döndü.

Camdaki anlaşılmaz yansımada baktığını görür gibi oldu. -Deli olacak bu kadavra artık kendi işime bakmalıyım, dedi içinden.  

Kitabının sayfasında bir an kızıl saçlı bir kadın silueti görür gibi oldu. -Tamamdır. Yıldız Limonkesen kesin krize girdi. Acele etmezsem oraya ulaştığımda bir dilim kadayıf onun krizinin geçmesine yetmeyebilir. O zaman ne yaparım?, diye sordu kendi kendine. Daha önce böyle bir durum yaşamamıştı. Yine olmamasını dileyerek, metrobüsün durakları daha hızlı geçmesi için ayağıyla ritim tutmaya başladı. Çok ilginçti, ritim hızlandıkça gerçekten seri bir şekilde durakları geçiyorlardı. Kaptan şoförün de bağımlı olduğunu düşündü. Olamaz mıydı? O da hız bağımlısıydı belki de!  

Maltepe’ye geldiğinde verilen adresi kolay bulması onu şaşırtmadı. –Limonkesen’in enerjisi yüksek beni çağırıyor demek ki, diye düşündü. Apartman kapısına geldi, zile bastı, diyafondan, –kim ooo, diye bir ses duyuldu. Bu sesin sahibinin uzatarak “kim o” derken çekici olmaya çalıştığını ama aslında öyle biri olmadığını hissetti. Bir an ne diyeceğini düşündü. Teslimat, kartel, kargo, baklava, hangisini söylemeliydi. Aklına şimşek gibi geldi fikir, –özel teslimat, dedi. Diyafondaki sahte ses de “Acele edin lütfen, dedi ve o gıcık radyofonik kapı otomat sesi duyuldu. Kapıyı itti ve içeri girdi, hemen asansöre bindi. Kat tuşuna bastı. Bu sırada bir rap şarkı mırıldanıyordu içinden. Bu şarkıyı mırıldanıyor olmasını heyecanına yordu. İkinci teslimatını yapacaktı. Evet, heyecanlıydı ama tecrübe kazanıyor, işini daha çok seviyor, ama aklının kenarındaki o söz hep korkutuyordu:

Giren bir daha çıkamaz!   

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.