26 Şubat 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı 8.296.158 kişiye ulaştı.

a Öğle Vakti 13:22
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Mustafa Tınmaz

Mustafa Tınmaz

25 Şubat 2021 Perşembe

Diline sâhip olmak

Diline sâhip olmak
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Mustafa Tınmaz

Söz yaydan çıkan ok gibidir, aslâ geri dönmez.

Efendimiz (SAV), hayır söz söylemenin veyâ dilimize hâkim olup susmanın şer söz söylemekten hayırlı olduğunu şöyle ifâde etmiştir:

 “Allah’a ve âhiret gününe inanan ya hayır söylesin ya da sussun.” [1]

Şer sözler, kalbe saplanan kin, haset, kibir ve nifak oklarıdır. Muhâtaba zarar verirler; edebin “diline sahip olmak” ilkesine aykırı oldukları için edepsizliğe sebebiyet verirler.

Hayır sözler, kalbe saplanan muhabbet oklarıdır.

Sözün hayır veya şer olacağı konusunda şüphe var ise, susmak akıllıca davranmaktır.

Muhâtabımız o an ortamda olmayabilir. Dedikodu, orada bulunmayan birisini şer sözlerle anmaktır. Aslında dedikodu ederken iftirâ da söz konusu olabilir. İftirâ, bir kimseye işlemediği bir suçu isnâd etmektir. Genellikle dedikoduya: “Efendim, söylediğim doğru ama” diyerek mâzeret gösterilir. Oysa ki, Efendimiz (SAV) dedikodunun ve iftirânın tanımını şöyle yapmıştır:

 “Eğer söylediğin şey onda varsa, dedikodu ettin; eğer söylediğin şey onda yoksa, o zaman ona iftirâ ettin.”[2]

Dedikoduyu yapmak kadar dinlemek de, kalbin mânevî hastalıklarının sebebidir.

“Kim bana iki çenesi arasındaki ile iki budu arasındakini koruma sözü verirse, ben ona cennet sözü veririm”[3] buyuran Efendimiz (SAV), hadiste dili ve üreme organını kastetmiş; zinâdan korunmanın mükâfâtını vurgularken, dili korumayı da aynı kefeye koymakla, şer sözün de zinâ kadar tehlikeli olabileceğini belirtmiştir.

İşitmenin kalbe direkt etkisi vardır. Nasîhat hayra sevk edici “doğru” sözdür. Dedikoduda söylenen “doğrudur”, ama dedikodu şerre sebep olur. Nasihat ile dedikodunun durumu, cimâ ile zinâ gibidir. Aynı fiîldir, ama birincisi sevâp, ikincisi günahtır.

Nasîhat dinlenirse kişi gafletten uyanırken; Kur’ân’da “ölmüş kardeşinin etini yemek” olarak nitelendirilecek kadar iğrenç bir fiîl olan dedikodu işitilirse, kişi gaflete dalar, kalbinin gaflet uykusu derinleşir.

Dedikodu yapan kişi rezîl ahlâka sâhiptir; kendi kalbindeki kin, haset, kibir ve nifak hastalıklarını sivrisinek gibi etrafa yayar, işitenleri kalplerinden sokarak kalbin mânevî hastalıklarını besler, büyütür.

Nemîmenin (laf taşımanın) yalana çanak tutuyor olması bizlere aşağıdaki hadis ile bildirilmiştir:

“Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter.”[4]

Laf taşınıp dedikodu yapılmakla yalan ve iftirâya çanak tutulan ortamlarda kendisi hakkında dedikodu yapılan kardeşimizi savunmak; dedikodu yapanları uyarmak gerekir. Vazgeçmiyorlarsa kalbimizi kin, haset, kibir ve nifak hastalıklarından korumak adına o ortam terk edilmelidir; ısrâr ediyorlarsa bu kişilerden uzak durmak en iyisidir.

Aynen dedikodu, iftirâ ve laf taşıma gibi, bu iğrençliklere kaynak oluşturan sûizan ve tecessüsün de cemiyet bünyesindeki muhabbete verdiği zarar, çok büyük ölçeklidir. Zan, kuşkudur, kesinleşmemiş düşüncedir. Sûizan, bu düşüncenin olumsuz olmasıdır. Tecessüs, bir kimsenin özel durumunu merak edip öğrenmek için onun bilgisi ve rızâsı dışında gizlice araştırma yapmaktır.

Hucûrât Sûresindeki mânâya[5] benzer olarak, Efendimiz (SAV) bu konularda şunları söylemiştir:

”Zanna dikkat edin! Muhakkak ki zan, sözün en yalanıdır. Hassas (buluttan nem kapar gibi) olmayın, tecessüs etmeyin, (haksızlıkla) rekâbet etmeyin, hasetleşmeyin, birbirinize buğz (düşmanlık, nefret, kin) etmeyin, birbirinize sırt çevirmeyin. Allah’ın kulları kardeş olun.”[6]

Sağlıcakla kalın…


[1] Buhârî, Edeb 31, 85, Rikâk 23; Müslim, Îmân 74, Lukata 14; Ebû Dâvûd, Edeb 123; Tirmizî, Kıyâmet 50

وَمَنْ كَانَ يُؤْمِنُ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ فَلْيَقُلْ خَيْرًا أَوْ لِيَصْمُتْ

[2] Müslim, Birr 70; Ebû Dâvûd, Edeb 35; Tirmizî, Birr 23

اِنْ كَانَ فِيهِ مَا تَقُولُ فَقَدِ اغْتَبْتَهُ،

وَاِنْ لَمْ يَكُنْ فِيهِ مَا تَقُولُ فَقَدْ بَهَتَّهُ

[3] Buhârî, Rikak 23; Tirmizî, Zühd 61

مَنْ يَضْمَنْ لِي مَا بَيْنَ حْيَيْهِ وَمَا بَيْنَ رِجْلَيْهِ أضْمِنُ لَهُ الْجَنَّةَ

[4] Müslim, Mukaddime 5

كَفَي بِالْمَرْءِ كَذِباً أنْ يُحَدِّثَ بِكُلِّ ماَ سَمِعَ

[5] Hucûrât 12: “Ey îmân edenler! Zannın çoğundan sakının; çünkü bazı zanlar günahtır. Gizlilikleri araştırmayın, birbirinizin gıybetini yapmayın; herhangi biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? Bak bundan tiksindiniz! Allah’a itâatsizlikten de sakının. Allah tövbeleri çokça kabûl etmektedir, rahmeti sonsuzdur.”

[6] Müslim, Birr 9

إِيَّاكُمْ وَالظَّنَّ فَإِنَّ الظَّنَّ أَكْذَبُ الْحَدِيثِ وَلَا تَحَسَّسُوا، وَلَا تَجَسَّسُوا، وَلَا تَنَافَسُوا، َلَا تَحَاسَدُوا، وَلَا تَبَاغَضُوا، وَلَا تَدَابَرُوا، وَكُونُوا عِبَادَ اللّٰهِ إِخْوَانًا

Devamını Oku

Ahde vefâsızlık ve emânete hıyânet

Ahde vefâsızlık ve emânete hıyânet
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Mustafa Tınmaz

Geçen iki yazıda yalan söz ve aldatmaya temâs etmiştik. Doğruluk, bu tür fiîllerden kaçınmaktır. İlâveten, ahde vefâsızlık ve emânete hıyânet de doğruluk ile bağdaşmaz. Doğruluktan ayrılarak insanlara elinden, dilinden ve belinden zarar veren kişinin edepli olması mümkün değildir. 

Ahde vefâ, sonradan aleyhine sonuç doğuracağını fark etse bile kişinin verdiği sözden dolayı sözünü tutması, sözünün eri olması, sözünün ardında durması ve sözünü nâmus bilmesidir.

“Allah’ım! Ben, Senin kulunum. Gücüm yettiği kadar ahdine ve vaadine sadâkat gösteriyorum!” diye duâ edip ahdine her zaman vefâ gösteren Efendimiz (SAV), ahde vefâsızlıktan hoşlanmadığını şöyle ifâde etmiştir: “Kıyâmet günü, ahdine vefâ göstermeyen kimselerin arkasında bir bayrak bulunacak ve vefâsızlığı ölçüsünde o bayrak yükseltilecektir.”

Verilen sözü unutmak da ahde vefâsızlıktır. Bu sebeple Efendimiz (SAV) verdiği sözü unutmaktan endişe ettiğinde küçük parmağına veyâ yüzüğüne bir ip bağlardı.

Efendimiz (SAV)’in verdiği sözü tutması sâdece müminlere değil, herkes için geçerliydi. Hudeybiye anlaşmasının imzâlanacağı bir anda Mekke’den Efendimiz (SAV)’in yanına gelen Ebû Cendel (RA)’i ve anlaşma imzâlandıktan daha sonra hapisten kaçan Ebû Basir (RA)’i “Allah (CC)’ın ahdiyle” söz vermiş olduğundan dolayı anlaşma gereğince iâde etmiştir. Huzeyfe (RA) Bedir Harbi’ne katılamamasının sebebini: “Siz muhakkak Muhammed’in safına katılmak istiyorsunuz” diyen kâfirlere: “Hayır, Medîne’ye bu sebeple değil, başka bir iş için gidiyorum” cevâbını vermesi üzerine Mekkeliler ile savaşmayacaklarına dâir Allah adına söz vermesi olarak açıklar. Medîne’ye gelip durumu Efendimiz (SAV)’e arz edince, Efendimiz (SAV): “Biz onlara verdiğimiz sözü tutar, onlara karşı Allah’tan yardım dileriz” buyurmuştur.

Kalbinde îmânı olmayanın küfür içinde olduğu gibi, güvenilir olmayan kişinin de hâin olduğunun altını çizen Muhammed-ül Emîn (SAV) aslâ hâinlik yapmamıştır. Bir sözünde hâinlikten Allah (CC)’a sığındığını söylemiştir.

 “Bir kısım insanlar Allah’ın mülkünden haksız bir sûrette mal elde etmeye girişirler. Halbuki bu, kıyâmet günü onlara bir ateştir, başka bir şey değil” diyerek bizleri uyaran Efendimiz (SAV)’in nezdinde insanlar tarafından değersiz görülebilecek bir deve kılı bile, eğer emânet ise, hıyânet için mevzu bahis olabilir. Huneyn Savaşı’ndan sonra ganîmetlerin toplandığı yerde eline devesinden bir tüy alarak: “İnsanlar! Benim sizin ganîmetinizde gözüm yoktur. Hattâ şu tüyde bile” buyurmuştur. 

Efendimiz (SAV) kişinin görev ve makâmından dolayı şahsına verilen hediyelerin de emânet kapsamında olduğunu bizlere bildirmiştir. Zekât toplamak üzere görevlendirilen bir memur vazîfesini yapıp Efendimiz (SAV)’in huzûruna gelip de: “Şu mallar sizin, bunlar da bana hediye edilenler” deyince, Efendimiz (SAV) şöyle buyurur: “Allahü Teâlâ’nın idâreme verdiği işlerden birine sizlerden birini tâyin ediyorum, sonra da o kişi dönüp geliyor ve bana şunlar size âit olanlar; bunlar da bana hediye edilenler diyor. Eğer o kişi sözünde doğru ise, babasının veyâ anasının evinde otursaydı da kendisine hediyesi gelseydi ya! Allah’a yemîn ederim ki, sizden biriniz haksız olarak bir şey alırsa, kıyâmet gününde o aldığı şeyi yüklenmiş vaziyette Allah’ın huzûruna çıkar. Bu, böğüren bir deve veyâ bağıran bir inek yâhut da meleyen bir koyun olabilir.”

Edep yolunda ilerleyebilmek için doğruluk üzerine titreyelim ve kendimize samîmîyetle soralım:

Ne kadar doğruyuz? 

Doğru söz ve fiîl bize mutluluk veriyor mu?

Aleyhimize olacağını zannettiğimiz bir durumda doğruluktan korkuyor muyuz? 

Sağlıcakla kalın,

Mustafa Tınmaz

Devamını Oku

Aldatan bizden değildir (II)

Aldatan bizden değildir (II)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bahsimiz edep. Lâkin geçen hafta yalan ve aldatmanın âdetâ mayın tarlasında mayınlar gibi olmakla edebe, hattâ İslâm ve imâna vurduğu darbelere işâret etmiştik. Konuya kaldığımız yerden devâm edelim.

Mayın tarlasında yürümek güçtür. Mayınlara hiç basmamak mümkün değildir. Bu eşyânın tabiatına aykırıdır. Mümkün olsaydı tövbeye gerek olmaz, Allah (CC)’ın Gafûr, Afüv ve Tevvâb esmâları tecellî etmezdi. “Eğer siz günah işlemeseydiniz, Allah sizi helâk eder ve (yerinize) günah işleyip, istiğfâr eden bir kavim getirirdi ve Allah onları bağışlardı”[1] hadîsi bu hakîkate işâret etmektedir. O zaman mayınlara basınca derhal af dilemek, tövbe istiğfâr etmek gerekir. Lâkin, yalanın bir yönü de kişinin kendisine söylediği yalandır. “Ben iyiyim”, “Ben hidâyetteyim”, “Benim kalbim temiz” ve “Allah nasılsa affeder” demek, kişinin tövbe etmesinin önündeki en büyük engeldir. Halbuki tövbe etmek, Allah (CC) ile yakınlık kurabilmenin ilk basamağıdır. “Kulunun tövbe etmesinden dolayı Allah’ın duyduğu memnûniyet, sizden birinin ıssız çölde kaybettiği devesini bulduğu zamanki sevincinden çok daha fazladır”[2] hadîsi tövbe etmemizin Allah (CC)’ın ne kadar çok hoşuna gitmekte olduğunu çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır.

Doğruluktan sapmanın, aldatmanın ve yalanın temelinde “dünyâya” duyulan kalbî muhabbet ve “bağlılık” yatar. Kişi eldeki maddiyâtın gitmesinden ve insanlardan korkarsa yalana sarılır veyâ dünyâ metaı için açgözlü ve menfaatperestçe davranırsa yalana tenezzül eder. Güçlünün şerrine mâruz kalmak, fakirleşmek, îtibârını ve mevkîini kaybetmek, el âleme rezîl olmak, eleştirilmek, haksız görülmek, saygı duyulmamak, dışlanmak, beğenilmemek, sevilmemek ve sevdiğini düşündüğü bir kişiyi kaybetmek gibi korkular doğruluktan sapmaya mâzeret zemini hazırlar.

Kalbin gemiye, denizin de dünyâya benzetildiği Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî (KS)’nin gemi metaforu, dünyânın nezdimizde olması gereken yeri bizlere öğreticidir: “Geminin içine su dolması, onun batmasına sebep olur. Fakat suyun gemi altında bulunması, ona dayanak teşkil eder. Malı mülkü kalbinden çıkarmış olduğu için, Süleyman Aleyhisselam kendisine “fakir” dedi.”[3]

Yalanın beyazı siyahı olmaz. “Harp hîleden ibârettir”[4] ve “İnsanlar arasını düzelten, bunun için hayırlı söz söyleyen ve hayırlı söz ulaştıran kimse yalancı değildir”[5] hadisleri yalan söylemenin kabul edildiği sınırlı durumları bizlere işâret eder.

“Her duyduğunu nakletmesi kişiye yalan olarak yeter”[6] ve “Yazıklar olsun o kimseye ki, konuşur da insanları güldürmek için yalan söyler! Yazıklar olsun ona, yazıklar olsun ona!”[7] hadisleri mizah yaparken ve laf taşırken söylenen sözlerin de yalana çanak tutabilme ihtimallerinden dolayı hem mizâhın hem de laf taşımanın tehlikelerinin altını çizer. Müslüman şaka yapar ama laf taşımaktan imtinâ eder. Efendimiz (SAV) doğruyu söylemek ve muhâtabını incitmemek kaydıyla muhabbetinin bir tezâhürü olarak ince esprileriyle oldukça şakacı birisidir.[8] Öyleyse, şaka yaparken bile yalandan kaçınmak gerekir.

Abdullah b. Amir (RA) anlatıyor: “Resûlullah evimize gelmişti. Ben de küçük bir çocuktum. Oyun oynamak için evden çıktım. Bir ara annem beni çağırdı. Abdullah gel sana bir şey vereceğim dedi. Resûlullah anneme sordu: “Ona ne vereceksin?” Annem: “Hurma vereceğim” deyince, Resûlullah şöyle cevap buyurdu: “Eğer çocuğa hurma vermeseydin sen, yalancı olarak yazılacaktın”[9] hadîsi de yalanın çocuğa bile söylenemeyeceğini belirtir.

Cennette yalan söz yoktur. [10] Bu dünyâda kalbimizde cennet huzûrunu yaşamak istiyorsak, yalandan uzak duralım. Edepli olabilmek için, Müslüman olalım, îmân edelim. Bunun için öncelikle dünyâya kalbî muhabbetle bağlanmaktan vazgeçelim ki aldatmayı ve yalan söylemeyi terk edebilelim.

Nasîbi niyâzımızdır.

Sağlıcakla kalın…

Mustafa Tınmaz


[1] Müslim, Tevbe 9

لَو لَمْ تُذْنِبُوا لَذَهَبَ اللّٰهُ بِكُمْ، وَلَجَاءَ بِقَوْمٍ يُذْنِبُونَ، فَيَسْتَغْفِرُونَ اللّٰهَ فَيَغْفِرُ لَهُمْ

[2] Buhârî, Daâvât 80/4

اَللّٰهُ أفْرَحُ بِتَوْبَةِ عَبْدِهِ مِنْ أحَدِكُمْ، سَقَطَ عَلى بَعِيرِهِ، وَقَدْ أضَلَّهُ فِي أرْضِ فَلاَةٍ

[3] Mesnevî 1/978-979

[4] Buhârî, Cihâd 157, Menâkıb 25, İstitâbe 6; Müslim, Cihâd 17, 18. Ayrıca bk. Ebû Dâvûd, Cihâd 92, Sünnet 28; Tirmizî, Cihâd 5; İbni Mâce, Cihâd 28.

[5] Müslim, Birr, Sıla 27

[6] Müslim, Mukaddime 5

[7] Ebû Dâvûd, Edeb 80/4990; Tirmizî, Zühd 10/2315

[8] Tirmizî, Birr 57

[9] Müslim, Sahih 107

[10] Nebe 35: “Onlar orada ne boş bir lâkırdı ne de yalan işitirler.”

Devamını Oku

Aldatan bizden değildir- (I)

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Mustafa Tınmaz

Aldatmak, gerçek dışı ifâdelerden oluşan ve karşısındakini yanlışa yönlendiren fiildir. Aldatmak sâdece söz ise buna yalan denir.

Efendimiz (SAV)’in nezdinde yalandan daha kötü söz ve aldatmadan daha çirkin fiil yoktur. Ashâbından birinin herhangi bir hususta azıcık yalan söylediğini duysa, onun tevbe ettiğini öğreninceye kadar kendisini o sahâbeden uzak tuttuğu rivâyet edilir.[1]

Efendimiz (SAV): “Yalan yere yemîn ederek bir Müslümanın hakkını alan kimseye, Allah cehennemi vâcip, cenneti de haram kılar” deyince: “Yâ Resûlallah! Şâyet o küçük ve değersiz bir şeyse de mi?” diye soran bir adama: “Misvâk ağacından bir dal bile olsa, böyledir” buyurur.[2]

Berke (RA) Efendimiz (SAV)’in büyük günahların en büyüğü olarak: “Allah’a ortak koşmak, ana-babaya isyân ve eziyet etmektir” buyurduğunu, sonra da: “İyi dinleyin! Dikkat edin!” deyip, “Bir de yalan söz ve yalancı şâhitliktir” diye tekrâr ettiğini rivâyet eder.[3]

Resûlullah bir gün sabah namazını kıldırdıktan sonra ayağa kalkıp: “Yalan şahitlik Allah’a şirk koşmakla denk tutuldu” buyurur ve bu sözünü üç defâ tekrarlar. Sonra da şu âyeti okur: “…Pislik olan putlardan ve yalan sözden (yalan yere şahitlik yapmaktan) sakının!”[4] [5]

Ebû Derda (RA) ile Efendimiz (SAV) arasında şöyle bir konuşma geçer: “Yâ Resûlallah! Mümin hırsızlık yapar mı? Efendimiz (SAV): “Evet, bâzen olabilir” der. “Peki, mümin zinâ edebilir mi?” Efendimiz (SAV): “Allah hoşlanmasa da evet!” der. “Peki, mümin yalan söyler mi?” Efendimiz (SAV): “Yalanı ancak îmân etmeyen kimse uydurur”[6] der. “Yalanı ancak Allah’ın âyetlerine inanmayanlar uydurur, iftirâ ederler. İşte onlar, yalancıların tâ kendileridir”[7] âyeti de yalan ve iftirâ ile îmânın bir arada olamayacağının Kur’an’daki delîlidir.

Efendimiz (SAV) bir gün tahıl satan birisinin çuvallarından birine elini daldırınca üstten kuru görünen tahılın alt kısmının yaş olduğunu fark eder. Satıcı, Efendimiz (SAV)’e tahılın yağmurdan ıslandığını söyleyince, Efendimiz (SAV) satıcıyı: “Islak kısmı, insanların görebilmesi için üste neden koymadın? Aldatan bizden değildir!” buyurarak uyarır.[8]

Münâfığın alâmetleri üçtür:  “Konuşunca yalan söyler, söz verince sözünden cayar, kendisine bir şey emânet edildiğinde hıyânet eder (bir rivâyetteyse oruç tutsa, namaz kılsa ve kendini mümin zannetse bile şeklinde ek de vardır.)”[9]

“Aldatan bizden değildir” hadîsi, aldatmakla İslam dâiresinden çıkıldığını, hattâ îmân edilmediğini tescîl eder. Yalana, sözünde durmama, emânete hıyânet etme ekleniyorsa bir de münâfıklık söz konusu!

Konumuz edep iken, dönüp dolaşıp geldik Müslümanlığa, müminliğe, münâfıklığa. Nasıl gelmeyelim? Daha önceki yazılarda belirtildiği gibi edepli olmak için Müslüman olmak, îmân etmek gerek şarttır.

Peki aldattığımız veyâ yalan söylediğimiz zaman başkalarına elimizle (fiillerimizle) ve sözlerimizle zarar veriyor muyuz? Veriyoruz. Öyleyse eline, diline, beline sâhip olmak şeklinde özetlenen edebin önündeki birinci engel, mayın tarlasında sıklıkla ve değişik varyasyonlarla görülen mayın, aldatmak ve yalan söylemektir.

Haftaya İnşAllah bu konuya devâm edelim.

Sağlıcakla kalın…

Mustafa Tınmaz


[1] İbn-i Sa’d, 1/378

[2] Müslim, Îmân 218

[3] Buhârî, Edeb 6

[4] Hac 30

[5] Ebû Dâvûd, Akdıye, 15/3599; Tirmizî, Şehâdât, 3/2300; İbn-i Mâce, Ahkâm, 32

[6] Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-Ummâl, 8994

[7] Nahl 105

[8] Müslim, Îmân 164

مَنْ غَشَّنَا فَلَيْسَ مِنَّا

[9] Buhârî, Îmân 24; Müslim, Îmân 107-109

آيَةُ الْمُنَافِقِ تَلاَثُ:

اِذَا حَدَّثَ كَذَبَ وَ اِذَا وَعَدَ اَخْلَفَ وَ اِذَا اؤْتُمِنَ خَانَ

Devamını Oku

Mayın Tarlası

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Mustafa Tınmaz

Bir önceki yazıda edebi eline, diline ve beline sâhip olmaktır diye tanımlamıştık. Müslüman olmanın gerek şartını, Efendimiz (SAV)’in buyurduğu şekilde, diğer Müslümanların kişinin elinden ve dilinden zarar görmemesi olarak not etmiştik. Öyleyse edep ve Müslüman olmak arasında doğrudan ilişki vardır denilebilir. Bir başka deyişle elimize ve dilimize sahip olamıyorsak, edepsizlikten önce Müslümanlığımız sorgulanmalıdır.

Edep sâhibi olmak için edebi oluşturan ne kadar unsur varsa, hepsini ayrı ayrı yazmaktansa, edepsizliğe yol açan tehlikeli durumları işâretlemek daha kolaydır. Kendimizi mayın tarlasında düşünelim. Telef olmak için bir mayına basmak kâfidir. Edep de öyledir. Mayınları tarayıcı ile arayarak yerlerini bilirsek, mayın tarlasından tek parça halinde geçebiliriz. Mayına basarsak, öncelikle tövbe etmek; karşı tarafın zarar gördüğü durumda akabinde özür dilemek, gönül almak, helalleşmek, hediyeleşmek gerekir.

Başkalarının elimizden zarar görmesinden kasıt fiillerimizdir. Dilimizle ve fiillerimizle kimseye zarar vermemeyi Müslümanlara karşı başarırsak Müslüman; herkese karşı başarırsak, bir önceki yazıda hadiste ifâde edildiği üzere, mümin oluruz.

Bu aşamadan sonra, edebin daha rafine tanımından söz edebiliriz. “Edep, kibarlık, incelik, nezâket ve uygun davranışlarda bulunma özelliği demektir.”[1] Müslüman edep sâhibi olmakla ince insandır. Edepli olursak Efendimiz (SAV) de bizi sever. Efendimiz (SAV)’in hoşnût olduğu kişiden şüphesiz Allah (CC) da hoşnuttur.

17.yy. Osmanlı şairlerinden Yûsuf Nâbî’nin başından geçen şu hâdise, edebin Efendimiz (SAV) katında ne kadar makbûl olduğunu bizlere göstermesi açısından çok çarpıcıdır:

Nâbî Medîne yolculuğundayken şehre yaklaştıklarında seher vaktidir. Medîne seher vakti uzaktan görünür. Efendimiz (SAV)’in ravzasına yaklaşırken uyuyor olmaktan hicâp duyar Nâbî; uyumayı edebe aykırı görür. Yanındaki yol arkadaşı ise ayaklarını Medîne’ye doğru uzatmış bir vaziyette uyumaktadır. Nâbî bundan kederlenir, dudaklarından, yol arkadaşını uyandıracak derecede yüksek bir sesle, şu mısrâlar dökülür:

Sakın terk-i edebden kûy-i Mahbûb-i Hudâ’dır bu

Nazargâh-ı ilâhîdir Makâm-ı Mustafâ’dır bu

“Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhı ve O’nun sevgili Peygamberi Hz. Muhammed Mustafa’nın makâmı olan bu yerde edebsizlikten sakın!”

Felekde mâh-i nev Bâbü’s-Selâm’ın sîne-çâkidir

Onun kandilidir hûr matlâ-i nûr u ziyâdır bu

“Gökyüzündeki hilâl, O’nun “Selâm Kapısı’nın yüreği yaralı âşığıdır. Güneş de aydınlık ve ışığın kaynağı olan O’nun nûrunun kandilidir.”

Habîb-i Kibriyâ”nın hâbgâhıdır hakîkatde

Tefevvuk-gerde-i Arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ’dır bu

“Burası görünüşte Allah’ın Habîbi’nin istirâhatgâhıdır, ama fazîlet bakımından Cenâb-ı Kibriyâ’nın arşından da yücedir.”

Bu hâkin pertevinden oldu deycûr-ı ‘adem zâil

‘Amâdan açdı mevcûdat dü çeşmin tûtiyâdır bu

“Bu mübârek toprağın ışığından yokluk karanlığı sona erdi ve varlık âlemi, yokluktan iki gözünü onun sürmesiyle açtı.”

Mürâ’ât-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha

Metâf-ı kudsiyândır bûsegâh-ı enbiyâdır bu

“Ey Nâbî, bu dergâha edebe riâyet ile gir, zîrâ, burası meleklerin etrafında tavaf ettiği, peygamberlerin hürmetle öptüğü bir makamdır.”

Şiiri duyan arkadaşı hatâsını anlayıp âniden doğrulur ve Nâbî’ye sorar: “Ne zaman yazdın bu şiiri? Bizden başka bunu bilen var mı?” Nâbî: “Daha önce söylememiştim. Sizi böyle görünce yazdım” der. Cevâbı duyan arkadaşı rahat bir nefes alır: “Aman Nâbî, başka kimse duymasın” der.

Kâfile ezan vakti Mescid-i Nebevî’ye varır. Fakat Mescid-i Nebevîdeki minârelerden bu şiir okunmaktadır. Nâbî ile arkadaşı hayret içinde kalırlar. Hemen müezzinlerden birini bulup bu durumun sebebini sorarlar: “Söylediklerin ne idi? Onları niçin söyledin? “Ancak müezzin ser verip sır vermemekte kararlıdır: “Kafamı kesseniz söylemem” der. “Fakat. Bunları biraz önce ben söyledim. Sen nerden duydun?” der Nâbî. Müezzin: “Senin ismin Nâbî mi” diye sorar. “Evet” cevâbını alan müezzin Nâbî’nin ellerine sarılır, Nâbî de onun boynuna. Arkadaşı bu manzara karşısında: “Adının Nâbî olduğunu nereden bildin” diye sorar. Müezzin anlatmaya başlar: “Rüyamda Resûlullah’ı gördüm. “Yâ müezzin, kalk! Benim âşıklarımdan Nâbî kabrimi ziyârete geliyor. Minâreden şu cümleleri oku ve onu karşıla” dedi. Ben de kalkıp abdest alıp Peygamberin iltifâtına mazhâr olan o kişiyi karşılamak için minâreye koştum.”

Edeplenerek Müslüman ve mümin olmak, Allah (CC) ve Resûlünün (SAV) hoşnutluğunu kazanmak niyâzımızdır.

Sağlıcakla kalın…

Mustafa Tınmaz


[1] Ö. Tuğrul İnançer, www.semazen.net

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.