16 Nisan 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

a İmsak Vakti 02:00
İstanbul 13°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Sabahat Şahin

Sabahat Şahin

02 Nisan 2021 Cuma

Bırakın hayallerimizi, düşüncelerimizi, rüzgârlar süpürmesin!

Bırakın hayallerimizi, düşüncelerimizi, rüzgârlar süpürmesin!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yaptığım iş yazmak. Yaşanmışlıklar yaşadıklarımın ötesinde olduğundandır ki, kalemimi hep yaşanmışlıkların üzerinde oynattım. Aşkı tattım aşık olanların gözünde, şiirler yazdım satır satır… Nefret ettim haksızlıklara çanak tutanlardan… Kahkahalara pek karışmadı sesim, hıçkırıklara karıştığı kadar. Uzak dur dediler; Sana ne elin derdinden? Haksız da değillerdi hani, bazen derdin sahibinden daha çok battı ciğerime dikeni. Lakin uzak duramadım. Ben de öyle bir silah aldım ki elime; kılıçtan keskin bombadan etkiliymiş!  Gördüm…

Kelâmın gücü satırlara nakış nakış işlendiğinde, o zarif örtünün mazlumların yüreğini sarmaladığını fark ettim. Ve artık ellerim, zihnim ve benliğimle bir kalemdim! Rüyalarında dahi yazmaya devam eden. Önceleri okuduklarından tanımaya çalıştılar beni, “aşıksın!”, “kızgınsın!”, “gaddarsın”, merhametlisin”, “senin hikayen”, “sen…, sen…, sen?” Yok hayır ben değil; Sendim… Sizdim… Onlardım… da siz görmediniz, fark edemediniz. Ben “yazarım” dedim ya, ağladığınızda benim yanaklarım ıslanır, üzüldüğünüzde benim gözlerim dolar. Hıçkırdığınızda yutkunurum, göz yaşlarınızdır kalemime mürekkep olan. Bir görseydiniz, görebilseydiniz eğer neler okuyacaktınız kendinize dair… Sabahat Şahin

Sevgili okuyucularım; bu hafta yazıma biraz sitem katarak başlamak istedim. Sabah sosyal medyayı açtığımda bir meslektaşımın isyanı idi bana bunları yazdıran. Okudum ve acı bir tebessüm yerleşti yüzüme. Kalemdaşımın hislerini paylaşmamak mümkün mü? Yahu neden bırakmıyorsunuz ki, (sözüm meclisten dışarı) insanlar işini yapsın. Bir yazar yazdığı her şeyi yaşama şansına sahip değildir. Şansına diyorum dikkat edin, çünkü her birimizin tek bir hayatı var, oysa yazdığımız kitaplarda, onlarca hayatı kaleme alıyoruz. Keza şiirlerimizde de öyle. Eşyanın tabiatına aykırı bu duruma ivedilikle alışması gerekiyor bu toplumun. Lütfen, yazılanların içinde arayın o büyük sırrı. Kalemin gücünde. Nasıl ki bir heykeltıraş eline aldığı çamura şekil vererek anlamlandırıyorsa eserini, edebiyatçılar da kelimeleri eğe büke kurdukları cümlelerle yapıyorlar söz sanatlarını. Evet bizler parmak uçlarımızın maharetini  dökmüyoruz tuallere, lakin yüreğimizin nehirleri andıran mürekkebidir kalemlerimizden beyaz sayfalarımıza damlayan. 

Kulaktan kulağa aktarılarak anlatılan masallar yazıyla ölümsüzleşmediler mi, Leyla ile Mecnun’un hikayesini Leyla mı kaleme aldı? Ya da Pamuk Prenses masalını Beyaz atlı prens mi yazdı? 

(Pamuk Prenses ve Yedi Cüceler, ilk kez 1812 yılında Alman Grimm Kardeşler tarafından derlenmiş ve basılmış olan bir halk masalıdır. Nizami (Azerice: Nizami Gəncəvi Nizāmī Gencevī) başta olmak üzere birçok kişi tarafından işlenmiş olan konuyu Fuzûlî, 1535 yılında Leylâ ile Mecnun adıyla, mesnevî türünde kaleme almıştır. Mesnevî tarzına ve Türk diline yenilik getirmiştir. )

‘Ancak yazıya geçmiş düşüncenin değeri vardır; geri kalanlar boş çırpınmalardan, rüzgarın alıp götürdüğü bir saatlik hayallerden başka bir şey değildir.’ Demiş Emile Zola. 

Bırakın hayallerimizi, düşüncelerimizi, rüzgârlar süpürmesin!

Kaldırın başınızı ekrandan, karşınızda mutlaka bir kitap göreceksiniz. Yazanı mı? Yazanını boş verin şimdi. Okuduğunuzda ne hissettiniz ne öğrendiniz ona bakın. Yazdıklarım sizlerden öğrendiklerimden öte değil ki; anlatayım tek tek derdimi. 

Ben yazanım, kalemim, yazdırılanım. Tasalanmayın bu kadar hayatına neler sığdırmış diye, sizlerden taşanlara bent olmaktan öte değildi niyetim. 

Saygılarımla 

Sabahat ŞAHİN 

Devamını Oku

Gözlerinin perdelerini arala, kurtulsun ruhun kelepçelerinden…

Gözlerinin perdelerini arala, kurtulsun ruhun kelepçelerinden…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

The Anatolia Post

İnsanın varoluşu ve varoluş nedenleri büyük bir sır. Biz bu büyük sırrın küçük küçük parçalarıyız… Ne çok önemsiyoruz bazen kendimizi ve yaptıklarımızı. Oysa bu devasa düzenin milimetrik boyutlardaki kısımlarıyız. Derdimiz büyük olmak!  Öncelikle bunu kendimizi gözümüzde büyüterek yapıyoruz.

Şimdi kulaklarımda bir sürü insanın “Olur mu canım bu kadar önemsiz miyiz?” diyen sesleri çınlıyor. Hayır! Elbette ki önemliyiz. O kadar ki; Ehemmiyetimizin farkını anlamayacak ve bunu hırslarımıza kurban edecek kadar. Hatta bu önemi abartarak ve yaratılışımızdaki müthiş gizemi unutarak…

Bunu biraz daha açmak gerekirse:

“Biz önemliyiz!” Bu dünyaya gelişimiz, buradaki mevcudiyetimiz, yaşamdaki seçimlerimiz hepsi ama hepsi çok önemli. Peki ya bundan öncesi? Bu kadar kıymetlendirdiğimiz insanın bundan öncesiyle ilgili bir fikri var mı? ‘Hayır’ diyen seslerinizi duyar gibiyim. Gözlerimizi hayata açarken, nasıl bir yaşama doğduğumuzdan, hangi ailede büyüyeceğimizden, hangi şartlarda yaşayacağımıza değin, hiçbirinden haberimiz yoktu. Dünyaya geliş ve gidişimiz hakkında bir seçenek sunulmayan yaşam yolculuğumuzda, tek bir alternatif sunulmuş bize. O da ‘nasıl bir insan olacağımız’. Adaletli, yardımsever, dürüst, kısaca iyi bir insan olabilme şansı yanında; Hak yiyen, vicdansız, hırsız, kibirli, katil olabilme, yani kısaca kötülüğü düstur edinebilme seçeneği…

Doğduğumuz aileye göre temel davranışlarımız açısından bir kişilik geliştiriyoruz elbette. Lakin öyle istisna-i durumlarla da karşılaşıyoruz ki, berbat bir ailenin içinden bir melek, temiz bir ailenin içinden de bir ‘şeytan’ yetişebiliyor.

İşte asıl gerçek budur. İraden serbest bırakılmıştır. Varoluşu ile ilgili hiçbir seçenek sunulmayan insana, irade serbestliği tanınmıştır. Ve Yaradan’ın insanlara tanıdığı en büyük ayrıcalıktır İrade. İşte evrende, o büyük iradenin bir parçası olmak için gösterilecek küçük küçük sınavlardır aldığımız kararlar… 

İzleyeceğin yol seni mutlaka gitmek istediğin yere ulaştıracaktır. Lakin seçenekleri iyi değerlendirmek kaydıyla… Çünkü seni mutlak iradeye teslim eden Yaradan, seçimlerinin sonuçlarından bir gün mutlaka yargılayacaktır.

Bu dünya:  ‘etme bulma’ dünyasıdır. Yaptığımız her hareketin ağzımızdan çıkan her lafın, bize mutlaka bir geri dönüşü vardır. Halk arasında “Büyük konuşmak” diye adlandırılan bu durumla, her birimiz, tüm yaşamı boyunca mutlaka sınanmıştır. Bunun nedeni, yukarıda da belirttiğim gibi, gerçekte küçük olma iradesindendir. Bunu yaparken biz insanlar öyle küçülürüz ki, bu dünyadaki varlığımız sıfırlanır, O büyük gücün karşısında. Ağzımızdan çıkan her sözün bir bedeli vardır ve bu bedel aynı durumla sınanmaktan geçer. Bu ilahi güç size bunun meyvesini sunmadan almaz canınızı. Bu meyve tadılacak ve bedeli ödenecektir. Ancak bu koşullarda hiçlikten varoluşa geçebiliriz…

Var olmak! Bütün derdimiz bu değil mi? Hiçbirimiz, onca sıkıntıya rağmen gönderildiği dünyadan ayrılmak istemiyor. Çünkü bizler varlığımızı o kadar bedensel ve maddesel algılamışız ki, tam zıttında kafamız karışıyor ve yok olmak fiilinde panikliyoruz. Oysa ‘var olmak’ bir beden gerektirmediği gibi, yok olmak için de bir bedene hapsolmak gerekmiyor. Siz varlığınızı maddeleştirdikçe, o maddenin esiri ve girdiğiniz vücudun kölesi olmaya devam ediyorsunuz. Hepsi bu! Oysa vücut ruhun kafesidir. Bu kafeste ancak yeriniz dar gelmeye başlayana kadar kalabilirsiniz. Zamanı gelip ruhun kafesine dar gelmeye başladığı o anda, ya bedenden vazgeçip kanat çırpacaksınız ebedi varlığınıza, ya da bedene mahkûm tüm hayatlar gibi o kafesin içinde sıkışıp öleceksiniz.

Bu dünyadan geldiğimiz kadar saf ayrılabilir miyiz? Bu pek mümkün görünmüyor. Dünyaya yeni gelmiş bir ruh kadar saf ve temiz kalabilmek tabiatımıza aykırı. Lakin irademize bırakılmış seçimlerimizle yaşadığımız hayatı kabul ederek ve varlığın yani bir bütünün parçası olduğun gerçeğini idrak ederek geçirebilirsin tüm yaşamını.  Bu seçim seni hiç ummadığın bir mutluluğa, ebedi varlığın dayanılmaz hazzına götürecektir. Öyleyse gelin, ebedi varoluşun kapılarını zorlamaya gidelim. Tüm insanlık el-ele yürek yüreğe. Olur belki bir gün! Kim bilir?

Saygılarımla,

Sabahat Şahin

Devamını Oku

Atasını tanımayan, it peşinde gezer

Atasını tanımayan, it peşinde gezer
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir Atasözü der ki; “Atasını tanımayan, it peşinde gezer”. Yani ecdadını tanı, kendini bul. Hz. Adem’den sonra insanoğlunun başlangıcı ve insanoğlunun ilk atası olarak Hz, Nuh bilinmektedir. Dolayısıyla Hz Nuh, İnsanoğlunun babası olarak kabul edilir. Nuh’un nesli çeşitli kıtalara yayılmıştır. Biri Avrupa Kıtası’na biri Afrika Kıta’sına ve diğeri ise Asya Kıtası’na.

Amaçları soyu genişletmek ve yaymaktır. Asya kıtasına yerleşen oğulun adı Yafes’tir. Bu kıtadaki bütün ırklar Yafes ile başlar.

Yafes’in yedi oğlu vardır bunlar: “Türk Han, Çin, Hazar, Samlab (Slav), Rus, Yecüc ve Mecüc”

Türklerin soyu Türk Han’dan gelmektedir. Türk Han’ın özellikleri edepli ahlaklı, dürüst, cesur ve iyi kalpli olmasıdır.

Bu koca kavmin binlerce kilometreyi üç asır içinde geçtiğini düşünün. Dünyanın değişmekten başka bir çaresi var mıydı? Öyleyse bizler dünyayı değiştiren atalarımızın torunları, bugün hayali kahramanlar ve tarih üretmeye değil, yalnızca doğruyu öğrenmeye ihtiyacımız var.

(İlber Ortaylı)

İlber Hoca’nın da dediği gibi doğruyu öğrenmeye ihtiyacımız var. Ben bugün bir doğruyu daha hatırlatma ihtiyacı duydum. Bizim devlet politikamızın her zaman mazlumun yanında var olmaktan geçtiğiyle ilgili. Aksi takdirde Güney Kore’de yüzlerce şehit verir miydik?

25 Haziran 1950’de Kuzey Kore, Güney Kore’ye saldırdığında, bütün dünya, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri (ABD) ayağa kalkmıştı. Çünkü bu Asya’nın uzak bir köşesindeki küçük bir ulusun kavgaya tutuşmasının çok ötesinde anlamlar taşıyordu. Kuzey Kore’nin arkasında Sovyet Rusya ve Komünist Çin vardı. 

Olay, Doğunun Batıya, bir başka deyişle komünizmin kapitalizme savaş ilanı olarak duyuruldu. ABD’nin girişimiyle Birleşmiş Milletler (BM) Ordusu kuruldu ve 16 batılı milletin askeri Kore’de, Güney Kore’nin yanında yer aldı. Milyonlarca kişinin ölümü, yaralanması, fiziki ve psikolojik anlamda sakatlığı ile sonuçlanan Kore Savaşı böyle başladı.

Türkiye, BM kararına uyarak Kore Savaşı’na katıldı. ABD’den sonra Kore’ye asker göndereceğini bildiren ilk ülke Türkiye’ydi. Bu kararın Meclis’e danışılmadan, sadece hükümet tarafından alınmış olması muhalefetin tepkisini çekse de, bu sorun fazla tartışılmadı ve Genelkurmay’ın 3 Ağustos 1950 tarihli emriyle, Kore’ye gidecek tugayın kurulmasına başlandı. 

Savaşa gidecek erler, 1929 doğumlulardan ve daha çok gönüllülerden seçilecekti. Subay ve astsubaylardan da gönüllüler tercih edilecekti. 5 bin kişilik bir tugayın kurulması kararlaştırıldı. 

Kore Savaşı boyunca Türkiye, bölgede birer yıl kalarak yerine yenisine devreden toplam on tugay tarafından temsil edildi. Bunlardan 1, 2 ve 3. tugaylar aktif olarak savaştı.

Evet, Anadolu’dan binlerce kilometre ötede, koca Asya Anakarasının öbür ucunda, Kore denen uzak bir ülkede 1950’den 1953’e kadar üç yıl süren kanlı bir savaş olmuş ve “Mehmet” oralarda savaşmıştı.

Şimdi Kore’de o kan ve barut dolu serüvenin bir anısı olarak Kumyangjangni’de “Türk Zafer Anıtı” ve bir de Puson’da Birleşmiş Milletler Ordusu Mezarlığı’nda “Türk Şehitliği” bulunuyor.

Ve de bu Türk Şehitliği’nde, bu kavganın suskun birer tanığı olarak ebedi uykularını uyuyan 721 Türk şehidi. Şimdi 2018 Oscar Adayı olan “Ayla” filmini anımsadım. Pandemi koşullarında evlerimize kapandığımız bu günlerde izlemeyenlere ısrarla öneriyorum. Yapımcısından senaristine ve değerli oyuncularına kadar tüm ekibini, tekrar tekrar kutluyorum. Maalesef yeni neslin, cep telefonları ellerinde sanal alemde gezindikleri gerçeğiyle yüzleşince, tarihinden, hele hele yakın tarihinden bu kadar uzaklaşmış olmasına şaşırmamak gerek. Ve bu film hepimize nasıl bir “devlet” anlayışının hakim olduğu bir millete ait olduğumuzu anlatacak, unutanlara ise hatırlatacaktır.

Saygılarımla;

Sabahat ŞAHİN

Devamını Oku

Bu bayrak bizim!..

Bu bayrak bizim!..
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sosyal medyada bazen şaşırarak, bazen hayretle, bazen de üzülerek izlediğim, canım memleketimin cânım insanlarının tavrıdır, bugünkü yazımın konusu.

“Bu bayrak bizim” dedim. Bu bayrak ne AKP’nin ne CHP’nin ne MHP’nin tek başına. Bu bayrak bizim, memleketimizin. Üzerindeki kan benim, senin, dedenin kanları…

Ne oluyoruz Allah aşkına. Kendinize gelin artık! Bayrağımızı dahi ayrı sahiplenmeye başladık farkında mısınız, nasıl bir oyuna düştüğünüzün? Üstelik bu oyunda sadece bir “piyon” olduğunuzun?

Yazık ki; bu soruyu sorar sormaz pişman oldum. Farkında olsanız bu oyunun bir parçasıymış gibi davranır mısınız? Bugün savaştayız. Sınırlarımızın hemen dışında gerçekleşen bu savaş; “Ülkenin bekasının garantiye alınma” savaşıdır. Bunu ben söylemiyorum, Türkiye’nin meşru müdafaa hakkını kullandığını kabul eden, uluslararası anlaşmalara imza atan ülkeler söylüyor.

Ne yani, burnumuzun dibine kadar gelmelerini mi bekleyelim. “Bu savaş bizim savaşımız değil” diyenler; kimin savaşı bu söyler misiniz? Nerede yaşıyorsunuz siz? Topraklarınız elinizden alınıncaya kadar bekleyecek misiniz? Otuz yıldır terörün korkusunu her an hissederek yaşamadık mı? Şehirlerin göbeğinde patlatılan bombalarla kimleri öldürdüler?

Karnında, kucağında bebekleriyle bir yerden bir yere ulaşmaya çalışan annelerimizi. İşine gitmeye çalışan masum vatandaşlarımızı. Biz bunlar değil miyiz? Şimdi nasıl oluyor da bu savaş bizim olmuyor? Orada ölenler şehit olanlar “biz” değil miyiz? Bu vatanın evlatları değil mi? Hem nereden biliyorsunuz, O şahadet şerbeti içmiş askerlerin kime oy verdiğini? Yapmayınız! Bu siyaset oyunu değil, bu hepimizin “varoluş” savaşıdır.

Dünyanın gelmiş geçmiş en büyük önderinin büstü arkasına saklanarak, vatan kurtarmaya çalışanlar; o iş öyle yapılmaz! Oturduğun yerden ‘Vatan’ kurtarılmaz. Bunun için bedel ödeyeceksin! Ödeyeceksin ki; üzerine bastığın toprağa “Vatan” densin. Bugün o bedeli ödeyenlerin kanlarının rengidir bayrağımın rengi…Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Atatürk, Kurtuluş Savaşında neyin mücadelesini verdi?

Ben eminim ki Mustafa Kemal Atatürk, bugün kalkıp gelse mezarından, ilk O karşı çıkacaktır bu söylemlere. Atamızın kurduğu Cumhuriyet’in apaçık sonucu, seçme ve seçilme hakkıdır. Seçen de seçilen de bu sisteme karşı uyum sağlamak zorundadır. Bunda hemfikirsek nedir bu çılgınlık… Aynı kanı taşıyın yahut taşımayın fark eder mi? Aynı toprakları paylaştığınız aynı havayı soluduğunuz milletinizle ikileme düşmek! Düşmanı bırakıp birbirinizle savaşmak…

Tarihinizi tekrar okuyun, o gün yapılanların bugünden bir farkı olmadığını da anımsayın…Hani “Tarih tekerrürden ibarettir” diye çok güzel bir “Atasözümüz” vardı ya, bunu da hatırlayın. Tekerrür eden tarihinizi görün. Görün ve saflarınızı öyle belirleyin. O gün değişen sadece yönetim biçimimiz. Bu toprakların evlatları, o gün olduğu gibi bugün de aynı toprakları paylaşmaya, aynı topraklar için can vermeye devam ediyor, edecek de…

Bunu değiştirmeye kimsenin gücü yetmedi, yetmeyecek… Yeter ki provokatif söylemlere ve provokatif oyunlara gelmeyelim. Sağduyu ve özgüvenle; “Bu memleket bizim…”

Sabahat ŞAHİN

Devamını Oku

Kim haklı?

Kim haklı?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bugün yolda yürürken, şirin mi şirin bir kedi yavrusuyla karşılaştım. Şaşırdınız değil mi sokakta kalmış bir kedi yavrusu!

“Mümkün değil, böyle bir ülkede olacak şey değil,” dedim.

“Sahibi yakınlarda bir yerde olmalı” 

Şöyle bir etrafıma baktım kimsecikler yok. Gözlerimin içine bakıp acı acı miyavlamasına dayanamadım tabi. Hemen eğilip kucağıma aldım.

“Karnı acıkmış olmalı! Hemen Belediye’nin yetkili birimlerini aramalıyım. Onları haberdar etmeli ve gereken yere teslim etmeliyim. Çünkü sokaklarda kalan sahipsiz hayvanlar güvende değil.”

 Şimdi içinizden;

“Şaşırmış bu kadın” diyenlerin, sokakların başıboş hayvanlarla kaynadığının, hatta benim hangi ülkede yaşadığımın ve ülkemden habersiz olduğumun dahi düşünüldüğünün farkındayım.

Sakin olun! Türkiye’de yaşıyorum. Ve “Aslında olması gerekene özlemle” bu satırları kaleme alıyorum. Biraz sonra yazacaklarım da olması gerekenlerle, maalesef olmayanlar arasındaki, içler acısı halimizdir.

Ülkemizde iki tip insan var. Bunların biri, her gün televizyonlara çıkıp  “Hayvan Hakları” diye bas bas bağıran fakat hayvanların haklarından gerçekten “bihaber” olan insanlar, diğerleri de hayvanlara iğrenç varlıklarmış gibi bakan, onların yaşam haklarının kendilerininkinden daha değersiz olduğunu düşünen; maalesef aşırı iki ucu temsil eden insanlar.

Bu insanları neden böyle tanımladığıma gelince, biraz sonra yazacaklarımdan hemen sonra siz karar vereceksiniz.

Öncelikle, hayatımızı paylaştığımız bu canlıların haklarından başlayalım. Dünyada yaşayan her canlı eşit yaşam hakkına sahiptir, bunda hemfikiriz sanıyorum.

İnsan ırkı dünya yüzeyindeki mutlak hakimiyetini sağladıkça, diğer canlıların yaşam haklarını hiçe sayan bir yayılım göstermiştir. Bu yayılımı ve nedenlerini hepimiz biliyoruz. Gittikçe daha betonlaşan şehirlerin içinde kendine sığınacak yer arayan zavallı canlılar onlar. Yaşamak için çöpten beslenmek zorunda kalan aynı zamanda insan sağlığı için oldukça zararlı bir sürü bakteriyi hatta virüsleri vücutlarında taşıyabilen canlılar. Tabi ki yazımın başında gruplandırdığım ikinci kısım insanlar bu nedenle itebildikleri kadar itiyor bu hayvanları.

Bir de ilk sırada gelen hayvan hakları savunucularının mantığına bakalım. Hayvanların bizim kadar yaşam hakkına sahip olduklarını dillendiriyorlar. Haksızlar mı? “Hayır” yerden göğe kadar haklılar. Yaşamalılar tabi. Fakat yerleri şehirlerin göbeği değil. Gelişmiş ülkeler bu sorunu nasıl çözmüşler ve bu konuya nasıl bakıyorlar değerlendirelim.

Bir an için pandeminin olmadığını ve  lüks bir restoranda akşam yemeği yediğinizi düşünün. Bu yemeği bir sokak kedisiyle paylaşmak durumunda kalabilirsiniz. Bilinçli bir insan olarak, hayvanın masanıza gelmesini ve yediğinize dokunmasını istemezsiniz. Bu sizin hayvan sevmediğinizi göstermez. Aksine sizin bu konudaki tehlikelere ne kadar açık olduğunuzu bilmenizden, kendi sağlığınız ve varsa çocuğunuzun sağlığıyla ilgili duyduğunuz endişelerden kaynaklanır. Maalesef bu bilince erişmemiş güya ‘hayvan severler’ de sizi bu tutumunuz yüzünden yargılarlar.

Dünya genelinde gelişmiş ülkelerin bu konudaki standartlarına baktım. Mesela Singapur’da bir sokak hayvanının Belediye yetkililerince sahiplendirilemediği durumlarda nasıl uyutulduklarına…

Şahsım adına uyutulmaya karşıyım lakin kedi köpek gibi şehirlerde bizimle aynı hayatı paylaşan tüm evcil hayvanlar, dünyanın gelişmiş bütün ülkelerinde sahiplerinin sorumluluğunda, belli kurallar çerçevesinde yaşatılıyor. Kimseye tehlike oluşturmayacak şekilde. Gerçek hayvan severler de evlerinde bir bebek kadar özenle bakıyorlar hayvanlarına. Olabilecek tüm olumsuzlukların sorumluluğunu ve cezai yaptırımlarını kabul ederek. Sokaklarda başı boş hayvanlara neredeyse rastlamıyorsunuz. Sistem kurulmuş ve mükemmel işliyor. Kontrolsüz üremeleri, kendileri ve insanların yaşamları için tehdit oluşturulmaları önlenerek.

Medeniyetin en büyük göstergesi bu olsa gerek! Yoksa bırakalım sokak hayvanlarını katlanarak çoğalsınlar. Ve sokaklarda çocuklarımız ve bizler için tehdit oluştursunlar. Ya da gelin onları gerçekten sevelim. Ve doğal koşullarında, şehrin dışındaki yaşamlarında özgür bırakalım. Ve rica ediyorum bir konuda sesimizi çıkaracaksak lütfen bilinçlenelim. Yaşamımızı paylaştığımız tüm canlılar değerli fakat kontrol altında tutulmak kaydıyla. Yoksa bizlerle onlar arasındaki o ince çizginin (zekânın) varlığından şüphe duyacağım.

Sabahat Şahin

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.