Aydın Akan, Author at The Anatolia Post - Dünya'dan Güncel Haberler

28 Eylül 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

a Yatsı Vakti 02:00
İstanbul 19°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Aydın Akan

Aydın Akan

24 Eylül 2021 Cuma

Umuttaki Dünya ve Zümrüt’ün aşkı (2)

Umuttaki Dünya ve Zümrüt’ün aşkı (2)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Zümrüt, birden sevinir. Binlerce kilometre uzaklıkta, anavatandan birini görmek, Türkçe ses duymak onu tarif edilmeyecek bir duyguya boğar. Tam bu sırada Almanca bir anons yapılır, Zümrüt heyecanlanır. Yalnızca kendi ismini; Zümrüt Hazaroğlu dediklerini duyar. İkinci bir anons Türkçe olarak yapılır.

-“Bayan Zümrüt Hazaroğlu, lütfen danışma bürosuna geliniz. Teşekkürler.”

Zümrüt, barın önünde duran Türklerin yanına gider ve danışma bürosunun yerini sorar. Türklerden biri, Zümrüt’ü danışma bürosuna götürür. Yetkili firma temsilcisi, Zümrüt’ü karşılamaya gelmiştir. Konuşmaları, Zümrüt’e tercüme eder. Alman rehber ve Zümrüt, arabaya binerler. Artık Zümrüt, çalışacağı fabrikaya gitmektedir. Kendi kendine, “Allah’ım, muradıma eriyorum. Çok param olacak. Ayyy ne güzel yerler” diye oturduğu koltuktan dikkatle, heyecanla şehri seyreder. Münih’e, sonunda Lahr’a, çalışacağı Wagner konfeksiyon fabrikasına gelirler. Zümrüt çok iyi karşılanır. Fabrikada çalışmakta olan ustabaşı Eşref çağırılır ve tercümanlık yapar. Önce fabrika gezdirilir, çalışacağı makine gösterilir, yapacağı iş anlatılır. İş saatleri bildirilir ve kontratı yapılır. Bütün bunlardan sonra fabrikadan 1 km. uzaklıktaki Mahlberg’de kalacağı lojmana götürülür. Zümrüt’e evin anahtarı verilir ve rehber ayrılır. Buraya kadar her şey yolunda gitmiştir. İki gün sonra işe başlayacaktır. Zümrüt kapıyı kilitler, elini yüzünü yıkar, yatağa uzanır. Gözleri bir noktada dalar gider. Kocası Şefik ve oğlu İlyas aklına gelir. Oğlu için, “Geceleri üstünü açıyor mu? Yine üstü başı çamurlu mu? Şimdi bizim köyde dut zamanı. Hele geride bıraktığım o Sarıkıza zamanında yem veriliyor mu?”

Bütün bunları düşünürken, sessizce akan göz yaşları dudaklarını ıslatır. Bir ağırlık çöker üstüne, hareket etmek istemez. Hasret, gurbet kalbinin derinliklerine kadar gömülür. Bir başka olur… Evinin içini gezmeye başlar. İki küçük oda, bir tuvalet, mutfak, balkonsuz basık salon, çatlak ve dökülmüş sıvalar… Sanki bir hapishane gibi kalın duvarlar ve alt katta merdivenle inilen kömürlük. Evin güzel tarafı ise pencereden bakıldığında kuş bakışı görülen Mahlberg köyü, yemyeşil, şirin mi şirin, bir köy. Zümrüt biraz TV seyreder ama bir şey anlamaz. Yatağa uzanmış bir vaziyette çan seslerini duyunca bu da ne diye irkilir. Ne olduğunu pek anlayamaz. O sırada kapı çalınır. Zümrüt şaşırır.

-“Kim o?”

-“Ben, ustabaşı Eşref. Konfeksiyon fabrikasından.”

Zümrüt kapıyı açar.

-“Hoş geldin Eşref ağabey” diye karşılık verir.

Eşref yakışıklı, uzun boylu, otuzlu yaşlarında, sportmen bekar bir gençtir.

Eşref bir ihtiyacı olup olmadığını sormaya geldiğini söyler. Elindeki paketi uzatır.

-“Zahmet ettin ağabey.”

-“Yok canim, ne zahmeti. Yoldan geldin, acıkmışsındır” der ve müsaade isteyip ayrılır.

Devamı gelecek…

Aydın Akan

Devamını Oku

Umuttaki Dünya ve Zümrüt’ün aşkı (1)

Umuttaki Dünya ve Zümrüt’ün aşkı (1)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Soğuk demirci ustası Şefik, iki odalı, briketten yapılmış küçük evinde istirahat eder. Üstü kilimle örtülü sedirin üzerinde uyumaya çalışır fakat yanıkların acısıyla bir türlü gözüne uyku girmez.

Karısı Zümrüt sorar: “Biraz daha salça süreyim mi?” Şefik, istemez. O sırada kahveci Kerim dışarıdan seslenir. “Şefik abi, evde misin?” Kerim, “Selamün aleyküm” deyip, içeri girer. “Ağabey, hem sana geçmiş olsun demeye hem de Almanya işini konuşmaya geldim. Dün traktörle Aza Suat, kasabaya gitti. Tüm millet, İşçi Bulma Kurumu’na Almanya’ya gitmek için yazılıyormuş. Gel be ağabey, biz de yazılalım. Bıktım bu kahvecilikten, neredeyse verem olacağım vallahi. Ben, karı koca gidip yazılacağım. Bizimki de elalemin bahçelerinde zeytin ve elma toplamaktan bıktı.”

Kerim’i dinleyen Şefik,

-“İyi, iyi de, daha yanık merhemi alacak paramız yok, nasıl gideriz el diyarlarına.”

-“Abi, bir şeyler yaparız elbet! Yeter ki karar verelim.” Zümrüt, söze girer.

-“Ne güzel haber getirdin Kerim Abi. Bu bizim için büyük bir istikbal. Gidelim Almanya’ya, bende küçük liralar var. Onları bozdururum, biraz da babamdan isterim.”

Daha sonra Kerim, “Eyvallah” deyip evden ayrılır. Zümrüt kocasına,

-“Gidelim Şefik, gidelim. Hem de İlyas’ı orada büyük doktorlara gösteririz. Nasıl olsa çok paramız olacak. Biliyorsun, benim terzilik mesleğim de var. Dayının oğlu İsviçre’de. Onun kadar cesaretin yok mu?”

Zümrüt ve Şefik ailesinin beş yaşlarında İlyas adında bir çocukları vardır. Çocuğun bir ayağı kısadır, topallayarak yürür. Sonunda Şefik ile Zümrüt, İş ve İşçi Bulma Kurumu’na yazılırlar. Tüm gerekli işlemler yapılır. Bundan sonra artık beklemek kalmıştır.

Haftada bir köye postacı gelir. Mektupları kahveye bırakır. Köyden aşağı yukarı Almanya’ya gitmek için herkes yazılmıştır. Bütün köylü, postacının getireceği mektupları heyecanla beklemektedir. 2 Nisan, başka bir gündür Karlıtepe köyü için. Bir sevinç dalgası sarar köylüleri. Hayaller, umutlar altın gibidir. Göz gözü görmez. Sanki köy yeniden kuruluyor gibi davullar çalar, zurnalar öter. Köy meydanındaki Çınaraltı, kaç senedir böyle bir sevinç yaşamamıştır. Yaşlılar, “Bir Çanakkale Savaşı’na gidip dönenler için böyle bir gün yaşanmıştı, bir de şimdi. Hadi hayırlısı Allah’tan” derler. Postacı, 15 kişinin Almanya kağıdını getirmiştir. Demirci Şefik ise biraz üzgün, biraz endişelidir. Çünkü kendisine değil, karısı Zümrüt’e kağıt gelmiştir. Şefik, karısı Zümrüt’ü göndermek istemez. Daha doğrusu pek karar veremez. Elinde oltu taşından yapılmış siyah tespihini çeker, durur. Karısı Zümrüt,

-“Bak Şefik! Beni Almanya, terzi olarak istiyor. Sonra yalnız ben değilim, Köse Yusuf’un ablası Fecriye, Lapari Hayri’nin karısı Zehra, Kinova İsmail’in kardeşi Güllü de var. Bu bizim için Allah’ın bir lütfu, bunu iyi kullanmalıyız. Yoksa burada adam olamayız. Muhtar Zeki Dayı dedi ki; sen gidersen Almanya’ya, bir kaç ay sonra kocanı da yanına aldırırsın, istek yaparsın. Böyle bir şey, yani istek yapılıyormuş.”

Şefik hiç cevap vermez. Dalgın gözleri pencereden ay ışığında parlayan ceviz ağacını ve altında havlayan köpekleri seyreder. Şefik, evin önünde oturur, işe gitmez. Gece de az uyumuştur. Bakar ki beklemekten bir şey çıkmayacak, zaman da geçmiyor; “Yalnız benim karım değil ya, nasıl olsa diğerleri de gidiyor. Varsın gitsin. Yeter be, kaç gündür düşünüyorum, içinden çıkamadım.” der. İçeri girerken kapıdan karısına seslenir,

-“Var git, ferman benden! Yolun açık ola.”

Zümrüt çocuk gibi sevinir. Kocasına sarılır, yarı anlaşılır yarı anlaşılmaz sesi ile bir şeyler söyler.

Hasret onlara şimdiden başlamıştır bile. Nefesleri ve sesleri karışır saatlerce. Ayrılmak istemezler ama ayrılık kapıdadır. Bir cuma günü sabahı, köyü hem sevinç hem üzüntü sarar. Veda günü gelmiştir… Kimi ardından su döker, kimi dua eder, kimi gözleri yaşlı ayrılmak istemez. Köyün en yaşlısı Galip dedenin konuşmasından sonra, Karlıtepe Köyü’nde on beş kişi uğurlanır; bilmedikleri, görmedikleri ama umut dedikleri Almanya’ya. Onlar gibi binlerce insanla dolan tren, kalkar İstanbul Sirkeci Garı’ndan Almanya’ya. Tren, Bulgaristan, Yugoslavya ve Avusturya’dan geçer. İki gece, üç gün süren yolculuk, nihayet Münih’te son bulur. Karlıtepe Köyü’nden Zümrüt’ün ineceği şehir burasıdır. Zümrüt ve nicelerinin büyük umutlarla geldiği Almanya ve işte Münih Tren İstasyonu Bahnhof. Şimdi Zümrüt’ün yapacağı ilk iş; kendisini karşılayacak olan firma temsilcisini görmektir.

Bahnhof, çok kalabalık, iğne atsan yere düşmez. Dakikada bir trenler kalkıyor, insanlar gelip geçiyor. Hotdogs satıcıları, Bahnhof’ un içinde ışıklı barlar, yürüyen merdivenler, hepsinden ilginci o kalabalığa hiç aldırmadan sevişenler, zorla yürüyen alkolikler, değişik kıyafetli insanlar. Bu manzaralar karşısında Zümrüt, şaşırır. Yüzü kıpkırmızı olur. Kınalı ellerinde tahtadan yapılmış çantası, bol çiçekli divitin mavi elbisesi, üstünde kendi ördüğü kırmızı bir hırka, ayağında siyah Beykoz marka ayakkabı, başında siyah eşarbı, yanakları al al, parlayan mavi gözleri ve gül gibi güzel yüzüyle Zümrüt, Bahnhof’ta bu halde bir köşede başlar beklemeye. Ona söylenilen söz, “Bahnhof’ta seni firma yetkilisi karşılayacak” şeklinde olmuştur.

O sırada bir barın önünde Türkçe konuşma seslerini duyar.

Devamı gelecek…

Aydın Akan

Devamını Oku

Almanya Hikayeleri-Kır İsmail ile Maria’nın aşkı (4)

Almanya Hikayeleri-Kır İsmail ile Maria’nın aşkı (4)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Termal kaplıcalarında, 1905’te, sermayesinin büyük çoğunluğunu yabancıların yaptığı Grand Otel (Büyük Otel) yapılır. O zamanlarda bu otelin halk dilindeki adı “Dilruba’dır.” O dönemin en lüks oteli imiş. Orkestra, Avusturya’dan getirilmiş. Pastacı aşçı, resepsiyonist, müdür hep yabancıymış. Otelin banyosu, havuzu, barı, gazinosu, kumarhanesi ve teleskisi varmış.  İstanbul’da koyu bir taasup hüküm sürerken, burada herkes rahat bir şekilde kadınlı erkekli geziler, danslar, toplantılar ve “helva geceleri” düzenlermiş. Memleket dahilinde cari olan “Mürür teskeresi” (İzin belgesi) Termal için istenmezmiş. 1911’de Boğaziçi Park şirketi, Roma’da sanayi fuarında yapılan Avrupa Termal Suları yarışmasına katılır ve Termal suları Avrupa birincisi olur, altın madalya ile ödüllendirilir.

O dönemlerde Termal tam bir eğlence, kumarhane, tatil ve sağlık merkezi haline gelir. Termal’i işleten Boğaziçi Park Şirketi, 1914’te I. Dünya Savaşı’nın başlamasıyla Termal’i bırakır, ondan sonraki yıllar Termal enkaz haline döner. 1918’de Kurtuluş Savaşı sırasında, köylüler, Büyük Otel’e koyunlarını yerleştirmişler. Ootelin bahçesinde öküzlerle harman yapılmış. 1929’te Atatürk’ün Termal’e gelmesiyle birlikte, Termal’in kaderi değişir. Atatürk, Termal’in yeniden inşa edilmesini, turizm ve sağlık merkezi olması için emir verir. Atatürk, Termal için “Burası geleceğin su şehri olacaktır” demiştir. Ve sonunda, 1930’da kapalı olan viraneye dönen Büyük Otel tekrar açılır. Otelin açılışına İstanbul’dan gazeteci, doktor, devlet erkanı olan 100 kişi davet edilir ve balo verilir. Bu baloya Tevfik Baş’ın önermesi ile Seyri Sefain Genel Müdürü tarafından Maria, Almanya’dan davet edilir. Maria baloya katılır. Tekrar Termal’e gelmesi onu çok mutlu eder ancak bir yandan da üzülür. Maria, Pehlivan Yolu’ndaki Kır İsmail ile beraber ektikleri mor salkım ağacının yanına gider ve orada fotoğraf çekilir. Çok hüzünlenir, göz yaşlarını tutamaz. Sonra Üvezpınar köyündeki Kır İsmail’in mezarına gider. Mezar, mor salkım çiçekleri ile doludur. Bu çiçekler kendiliğinden çıkmıştır.

Maria, Kır İsmail’in hatırası olan beyaz mendili mezarın üstüne koyar. Ağlamaktan kendini tutamaz, hıçkırıklara boğulur. Beyaz mendilin üstündeki kristalleşme hiç bozulmamıştır. Mezarın üstünde zamanla bu kristaller parlak bir maddeye dönüşür, geceleri ay ışığında parlar, hatta öyle ki yörük çadırından, Kestanepınar’dan ve Yeditepe’den gözükür. O beyaz mendil pırıl pırıl parlar, sırf bu parlaklığı görmek için tepelere gelenler olur. Maria, Kır İsmail’in mezarı başında iken bir sürpriz ile daha karşılaşır, yavru iken bıraktığı köpeği Kenzo gelir. Kenzo, iki ayağıyla havaya kalkar ve Maria’nın üstüne atlar. Maria’yı köyde Galip Atik ve eşi karşılar. Maria’nın annesi, Galip Atik’in hanımının doğumunu yaptırmıştır. Hep beraber üzüm çardağı altında yemek yerler. Maria bir hafta sonra tekrar Almanya’ya döner. Beyaz Ruslardan gelen yoğun istek üzerine radyoda Rusça şarkılar söyler. Hele hele o söylediği “Postal korkusu değil, gül kokusu yayılsın Dünyaya” adlı şarkı bazı çevreleri rahatsız eder ve radyodaki işinden kovulur. Takibe alınır, Rum olması işini daha da zorlaştırır. Maria, Figo ile 2 yıl çalışmıştır. Radyoya gireli de 4 yıl olmuştur. Almanya’da seçimleri kazanan Hitler, Yahudiler, Romanlar hatta Rumlar üzerinde yoğun baskılar kurmaya başlar. Bu ırkların aşağı ırk olduğunu ve Almanya’ya yakışmadığını beyan eder. Hitler, Alman anayasasını iptal eder. Üniversitelerde kendisine muhalif olan bilim adamlarını görevden alır. O zamanlar bir çok Alman bilim adamı göçmen olarak İstanbul’a gelir. Bu göç ile ilgili bir Alman gazeteci şöyle demiştir; Almanya’nın en özgür üniversitesi İstanbul Üniversitesi’dir.

Bir gün Maria’nın kocası Prekazi, “Budapeşte’ye gidelim, orada babamın arkadaşı olan ve Anadolu’yu çok iyi bilen ünlü besteci Bela Bartok’la da seni tanıştırırım. Hem kendisi de seni çok merak ettiğini babama söylemiş.” Maria, kızı ve kocasıyla beraber Budapeşte’ye gitmek için Heidelberg’ten trene biner fakat daha tren hareket etmeden polisler Maria’yı alıp götürürler. Kızı annesine sarılır, bırakmak istemez, devamlı ağlar. Trenden inip annesinin peşinden koşar. Maria nereye gitmiştir? Akıbeti ne olmuştur? bilinmez… Kocası ne yaptıysa ne ettiyse bir türlü Maria’yı bulamaz. Dimitri Usta da karısını alıp gizlice bir gece yarısı Almanya’dan kaçar ve Yunanistan’a gider. Prekazi bunalım içindedir, kızı devamlı annesini sorar. Polisler Prekazi’yi de takip ederler. Prekazi, Maria’nın akordionunu alıp evinin bahçesinde onun için bir şarkı besteler. Şarkı şöyledir:

Maria’yı aldılar, Berlin garında

Kelepçe taktılar, ince kollarına

Ah Maria, sesim gitmez sana

Yokluğun her gün, yarı ölümdür bana

Umutların bir gecede, gömüldü Berlin garına

Lanet olsun bu ırkçı politikaya

Prekazi, şarkıyı çalarken komşusu Rita seslenir. “Sabah polisler sizin evin resimlerini çekti” der. Prekazi de neden acaba diye cevap verir. Ayrıca Rita, bahçesinden topladığı böğürtlenleri verir ve Prekazi’ye karısını sorar. Karısı hakkında hiç bir bilgi verilmediğini yalnızca Nürnberg’e bir kampa götürüldüğünü söyler. Rita hemşiredir ve annesi ile beraber yaşar. Prekazi gece çok düşünür, başına bir iş geleceğini tahmin etmektedir ve kararını verir. Bazı eşyalarını Rita’ya emanet eder, kızına da alıp gece yarısı arabasıyla Hamburg’a oradan da vapurla göçmen olarak Amerika’ya gitmek için yola çıkar.

Maria’yı Almanya’ya getiren Müller de göçmen olarak Amerika’ya gitmiş ve Arizona’da yaşamaktadır. Yıl başında Müller, Maria ve Prekazi’ye bir kart atmış ve burada imkanların, özellikle müzik, sinema vb. alanlarda Almanya’dan çok daha iyi olduğunu yazar.

Prekazi, Amerika’ya vardığında ilk gideceği yer Müllerin adresi olacaktır.

Devamı gelecek…

Aydın Akan

Devamını Oku

Almanya Hikayeleri-Kır İsmail ile Maria’nın aşkı (3)

Almanya Hikayeleri-Kır İsmail ile Maria’nın aşkı (3)
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Figo keman çalmayı çocukluğunda annesi Münire hanımdan öğrenmiştir. Figo, Almanya’da okurken 1911 yılında Balkan Savaşı sonrası 1914’te I. Dünya Savaşı çıkınca Almanya’dan dönmez ve orada kalır.

Termal kaplıcaları ve Yalova’da sıtma hastalığı çok yaygındır. İstanbullu zenginler bu korku yüzünden Termal kaplıcalarına gelmezler. Tevfik Baş,Heidelberg’te Dimitri Usta ve Müller’e uğrar. Dimitri Usta, Termal kaplıcalarını hiç unutamadığını söyler. Hele köpeği Kenzo…”O pehlivan yolundaki güreşler, köy meydanında yapılan silah atışları, kahvede domino oyunu, at arabasıyla Termal’den Yalova’ya 2 saatte gidişleri, şifalı sular, Sudüşen şelalesinde küfe ile alabalık tutmaları, mısır tarlasında geceleri domuz beklemek… Bunlar hep aklımda hiç ama hiç unutamıyorum. Ne günlerdi o günler, Gökçedere ve Üvezpınar köyleri ah nerede şimdi, nerede burada kaldık yapayalnız” der. Maria, Tevfik Baş’a Kır İsmail’i sorar. Tevfik Baş acı da olsa gerçeği Maria’ya açıklar. “Kır İsmail sen gittikten altı ay sonra hastalandı ve bu yıl sizlere ömür” der demez Maria hıçkırıklara boğulur. (1924)

Maria, Kır İsmail’e mektup yazdığını fakat cevap alamadığını söyler. Tevfik Baş, bu mektup konusuna şöyle açıklık getirir; Termal, Karamürsel’e bağlı olduğundan mektuplar Karamürsel’e gelir ve orada kalır. Muhtarın işi oldu mu Karamürsel’e gider ve mektupları alır getirir ancak muhtar gitse gitse senede bir veya iki defa gider.

Maria, Kır İsmail için bir şarkı yazıp besteler. Şarkı şöyledir:

Geldi bana acı haberin

Seni sarmış kara toprak

Ben şimdi kime yar derim

Kır İsmail’im, Kır İsmail’im

Talih bize hiç gülmedi

Severken ayrıldık zorla

Unutamam asla seni

Kır İsmail’im, Kır İsmail’im

Termal’in tepelerinden

Yaban ördekleri uçar

Yarım kalan aşkımıza

Yanar hep yüreğim yanar

Müller, Maria ile görüşür; gazinoyu açmayacağını ve kendisinin de Amerika’ya gideceğini söyler. Maria kendisine iş arar, Dimitri Usta da işinden pek memnun değildir. Hem ücreti az hem de kendisine iyi davranılmamaktadır. Maria, kemancı Figo ile konuşur. Figo, “gel o zaman beraber müzik yapalım” der. Böylece Köprübaşı’nda güzel bir ikili oluştururlar. Özellikle üniversite öğrencileri Maria’yı dinlemeye gelmeye başlar. Buradaki üniversitelerde yabancı ülkelerden çok sayıda öğrenci vardır. Bu öğrenciler, Maria’dan kendi ülkelerine ait şarkı isterler. Maria, Latin Amerikan, Rus, İtalyan, Fars, Arap müziklerine ait birçok şarkılar bilmektedir. Maria’yla Figo’nun işleri bir hayli iyi gider ve iyi para kazanırlar. Figo, Maria’nın annesi ve babasıyla tanışır. Arada bir onların evine misafir olur. Maria’nın annesinin yapmış olduğu yaprak sarma, kuru fasulye, imam bayıldı yemeklerini Figo çok sever. Figo, Dimitri usta ile de tavla oynar. Sohbet esnasında Figo, “Bana biraz İstanbul’dan anlatın çok hasret kaldım doğduğum o topraklara, hele hele de ezan seslerini hiç unutamıyorum. Hala kalbimin derinliklerinde yankılanır durur. Burada bir defa Tıp fakültesinde okuyan, Teşvikiyeli Kerim ile beraber bayram namazına gittik o kadar. Gittiğimiz cami de 15 km .uzaklıkta Schwetzingen şehrinde. Bu Almanya’da yapılan ilk cami imiş” der.

1778’de kral, kendisine saray yaptırırken yanına da cami yaptırmış. Figo, sohbeti çok sever. Almanya’ya geldiği ilk yıllardaki yaşadığı zorlukları anlatır. Hele Türk olduğunu söyleyince bazı Almanlar haç çıkarırlarmış, bazıları da sırtını dönerlermiş. Figo’da bunun bir kolayını bulmuş ve o zamanlar Türk olduğunu söylemeyip İtalyanım dermiş. Bazen de Figo tarihten bilgiler verir. Eskiden burada düşman Türk imajının çok yaygın olduğunu anlatır. Mesela Avrupa’da bir felaket olduğunda, deprem, yangın, bulaşıcı hastalık, çekirge istilası vs. gibi bunların Türk’lerin yüzünden olduğuna inanırlar. Tanrı bize Türk’leri ceza olarak gönderdi derler. Nedeni ise Osmanlılara karşı bir şey yapamadıklarından kendi halklarını bu şekilde avutmaya yönelik taktikler uygulamışlar.

Bir gün Heidelberg radyo müdürü piyanist Prekazi, Maria’yı dinler, çok beğenir ve Maria’yı işe alır.

Maria’nın radyoda çalıp söylediği şarkılarla kısa zamanda adı duyulur. Maria’ya değişik ülkelerden mektuplar gönderenler şarkı isterler. Maria, Almancayı da öğrenmiştir. Zaten kendisi Ermenice, Rumca, Rusça, Türkçe bilmektedir. Termal kaplıcalarında kalırken lojmandaki komşuları hep Rum, Ermeni, Rus’tur. O zamanlar Termal kaplıcaları personeli genellikle yabancıdır çünkü civar köyler olan Üvezpınar ve Gökçedere, savaşlar nedeniyle her evden bir şehit vermiştir. Bu iki köyün toplam hane sayısı 60-70 civarındadır. Köylüler daha çok Lazca ve Gürcüce konuştuklarından Türkçeyi çok iyi bilmezler, otel ve gazino işlerini de bilmedikleri için Termal kaplıcalarında çalışamazlar.

Macar olan piyanist Prekazi, gönlünü Maria’ya kaptırır. İkisi arasında bir yakınlaşma başlar, sonunda evlenirler. Maria, bir kız çocuğu dünyaya getirir. Maria, Almanya’nın dışında da konserler vermeye başlar. Bir çok ülkeden teklifler gelir. 1930’da Maria çok büyük bir sürpriz ile karşılaşır; Türkiye’ye Termal’de Büyük Otel’in açılışına davet edilir.

Devam edecek…

Aydın AKAN

Devamını Oku

Almanya Hikayeleri-Kır İsmail ile Maria’nın aşkı (2)

Almanya Hikayeleri-Kır İsmail ile Maria’nın aşkı (2)
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Ektiği Mor Salkım çiçeği de yavaş yavaş büyümeye başlar. Aradan 1 yıl geçer, Mor Salkım çiçeği bir hayli uzar ve çiçek açmaya başlar. Kır İsmail ise hep o Mor Salkım çiçeğinin yanındadır. Kimse ile konuşmaz, Pehlivan Yolu’nda bir aşağı bir yukarı yürür. Maria için türküler, maniler yakar.

Üvezpınar ve Gökçedere köylüleri de Kır İsmail için “o aklını yitirdi, aşık oldu, kara sevdaya düştü” diye konuşurlar ve bu yola köylüler “Aşıklar Yolu” demeye başlar. Artık o yola kimse Pehlivan Yolu demez.

Fakat Kır İsmail’in vücudu böyle yaşamaya fazla dayanamaz, ince bir hastalığa yakalanır ve ölür. Üvezpınar Köyü Mezarlığı’na defnedilir ve mezarında o gün bu gündür Mor Salkım çiçekleri her nisan ayı başında açar ve bu mor salkımın çiçek açmaları haziran aylarına kadar sürer. O Mor Salkım çiçeklerini mezarın üstüne kimin koyduğu ise bilinmez. Nisan, mayıs, haziran aylarında Kır İsmail’in mezarının üstü tamamen mor salkım çiçekleriyle kapanır, toprak hiç gözükmez.

Bir gün Kaplıcalara gelen İstanbul Radyosu şarkıcılarından Melahat adında bir bayan, köylülerden Kır İsmail’in en çok söylediği Maria türküsünü öğrenir. Bu şarkıcı, İstanbul Pera Palas Oteli’nde bu türküyü söyler, zamanla bu türkü bütün Türkiye’ye yayılır.

Aşıklar Yolu’nda ise Mor Salkımlar açtığında, cumartesi akşamları, Kır İsmail ile Maria’nın orada beraber dolaştıklarını görenler olur. Ve bugün de hala Maria ile Kır İsmail’i Aşıklar Yolu’nda gördüğünü söyleyenler vardır. Bu iki sevgiliyi biz de görebiliriz diye özellikle cumartesi akşamları Aşıklar Yolu’na çok gelenler olur.

Birbirini sevenler, aşıklar, yeni evlenenler, o yola gidip oradaki kanepelerde oturur dilek tutarlar ve de kaplıcaları seyrederler.

II. BÖLÜM

İstanbul Haydarpaşa’dan trene binen Maria annesi ve babası uzun bir yolculuktan sonra Almanya’nın Heidelberg şehrine gelirler. Trende istihbarat elemanları, mafya gurupları ve hırsızlar yüzünden yolculukları hiç de iyi geçmemiştir. Maria ve ailesini, Heidelberg tren istasyonunda otel ve gazino sahibi Müller’in şoförü Veber karşılar. Onları kalacakları eve götürür. Evde WC dışarıdadır, su da yoktur. Sokakta yalnız bir çeşme vardır. Bir hafta sonra Maria’nın babası Dimitri Usta, otelde aşçı olarak işe başlar. Maria da yavaş yavaş şehre alışmaya çalışır.

Almanya’da o yıllar ekonomik durum çok kötüdür. Buna sebep, askeri harcamalar ve ağır koşullar içeren “Versay Barış Anlaşması” ve tazminatların olduğu söylenir. Halk işsiz ve perişan bir haldedir. Her tarafta dilenciler, yoksul insanlar göze çarpar. Fırınlarda ekmek, karne ile satılmaktadır. Hayvanat bahçesinde bazı hayvanlar açlıktan ölür. Geceleri fuhuş ve kumar ayrı bir problemdir. Fiyatlar üç gün de bir değişmektedir, hiper enflasyon vardır. Halk, ümitsiz, günü birlik yaşamaya gayret etmektedir. Bir de salgın hastalık ortaya çıkmıştır, herkes korku içindedir. Şehrin her tarafına kireçler dökülmektedir. Belediye, insanların toplu alanlardan kaçınması için devamlı anonslar yapar, gazino, cafe ve barlar geçici bir müddet için kapatılır. Bilet parası bulabilen, Hamburg’dan gemilere binerek kurtuluş için Amerika’ya göç etmektedir. Maria, Heidelberg şehrini kısa bir zamanda öğrenir. Gündüzleri bisikletiyle dolaşır. Şehrin tam ortasından geçen Neckar Nehri şehri ikiye böler. En işlek ana caddesi Hauptstrasse’dir. Bu cadde üzerinde çeşitli restorantlar, cafeler, barlar, dükkanlar bulunur. Her taraf rengarenk çiçekler içindedir. Neckar Nehri üzerinde çok sayıda köprü vardır. Bu köprülerin en ünlüsü Carl-Theodor köprüsüdür; 7 metre genişliğinde ve 200 metre uzunluğundadır. Köprülerin başında da sokak müzisyenleri vardır. Akşamları köprübaşları müzik sesleri içindedir ve etrafında dinleyenler şehre ayrı bir güzellik verir. Heidelberg, aynı zamanda bir üniversite şehridir. Tıp dalında Avrupa’nın en önemli üniversitesi buradadır. İstanbul’dan dönen Müller, Maria ile görüşür. Salgın hastalık nedeniyle gazinonun kapalı olacağını söyler. Maria, akşamları köprü başlarındaki müzisyenleri sırayla dinler. Bir köprü başında gitar, diğer köprü başında keman, öbür köprü başında saksafon çalan değişik müzisyenler vardır. Carl-Theodor köprüsü başında keman çalan orta yaşlı sakallı müzisyenin çaldığı şarkı, Maria’nın kulağına yabancı gelmez. Bu şarkı Anadolu’da çok söylenen “Karadağlar” şarkısıdır. Maria, kemancı ile konuşur. İlginç olan kemancı Türk’tür adı da Fikret’tir. Maria, kendisinin de akordeon çaldığını söyler. Maria’nın hocası Beyaz Rus olan pastacı Medved’tir. Medved, İstanbul’da Galata’da Muhacir evinde kalırken romatizma hastalığı nedeniyle doktor Bedros’un tavsiyesi üzerine Termal kaplıcalarına gelir. Bu arada Termal kaplıcaları işletmecisi Tevfik Baş, pastacılığı bildiği için Medved’i işe alır ve Medved Termal kaplıcalarında Dimitri Usta’nın yanındaki lojmana yerleşir. Medved, Maria’ya yıllarca akordeon dersi vermiştir. Medved, Rusya’da iken müzik öğretmenidir. Bolşevik İhtilalinde ülkesinden kaçmıştır. Kemancı Fikret, İstanbullu’dur, üniversite öğrenimi için buraya gelmiş, evlenmiş daha sonra boşanmış, hayatında inişli çıkışlı olaylar yaşamış, özü sözü düzgün iyi bir insandır. Onu, orada Figo diye tanırlar. Kemancı Fikret’in babası İstanbul’da Amele-Perver cemiyetinde yönetici iken tersane işçilerini üye kaydeder ve işçilerle yaptığı bir toplantıda “eşit işe eşit ücret, yaşasın işçilerin birliği” sözleri yüzünden Sultan Abdülhamit döneminde kendisine soruşturma açılır ve takibe alınır. Figo’nun babası “oğlum, sen buralardan git, buralarda hava iyi değil” diyerek, oğlunu Almanya’ya gönderir.

Devamı gelecek…

Aydın Akan

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.