Betül Usta, Author at The Anatolia Post - Dünya'dan Güncel Haberler

27 Temmuz 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

a Öğle Vakti 13:08
İstanbul 28°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Betül Usta

Betül Usta

04 Temmuz 2021 Pazar

Söylenmemiş sözler durağı

Söylenmemiş sözler durağı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Söylenmemiş sözlerin hasretiyle yanıp tutuştu gönlüm İsmet. Hep durup düşündüm neden iki kelimelik sözcük gönlümden esirgenirdi ki? Hâlbuki beni, yeni açan badem dallarına çevirmez miydi her bir harfi? Düşüncelerim çırpınırdı bir dağ başın da kalmış yavru kuş gibi; ama yankısız bir çığlık gibi hava da asılı kalırdı hüznüm.

Kitaplarla başladı benim inceliğim. Bir ağaca, bir kuşa bakıp sözcükleri inci gibi dizdiğimde anladım şiir yazdığımı. Sonradan öğrenilmiş değildi elbet! Annem, kulağıma ezan okunduktan sonra tutmuş beni sessizce Cemal SÜREYA okumuş bana. Yıllar geçip de büyüdükçe “Şiir gibi kız bizim Neriman” dediler, mahallede. Ben de “Mahallenin en çok şiir okuyan delikanlısıyla evleneceğim” derdim içimden. Ama biraz yetişkin olup ilgi çekmeye başlayınca ilk isteyene vermeyi uygun buldu bizim düzen.

Söz günü kafamı kaldırıp İsmet’i elinde menekşe saksısıyla görünce en güzel delikanlı İsmet, en sevdiğim çiçek menekşe oluvermişti. Çok hoş, uzun boylu, vakur bir gençti İsmet. Ayrıca çok ağırbaşlı, az konuşan biriydi. Hatta öyle az konuşurdu ki sözleri cımbızla alınırdı ağzından. Babam çok sevmişti onun bu huyunu. Böylesi makbuldü erkeğin, hem çok konuşanı uygun düşmezdi ailemize. Hoş ben de sevmezdim o şekilde birisini; ama bir acı kahve arasında da olsa konuşup sohbet etmek isterdim. “Evlenince düzelir, hatta bülbül olur” derdi, arkadaşlar gülümseyerek. Evlendikten sonra elbette konuştu İsmet, öyle güzel sohbetleri vardı ki herkes gibi ben de hayranlıkla dinlerdim onu.

Sadece iki sevgi sözcüğü çıkmazdı ses tellerinden. Söyleyemezdi bunları; ama sırf ben seviyorum diye çeşit çeşit zeytin, peynir getirttirirdi. Onun beni çok sevdiğini oradan anlardım, teselli ederdim kendimi bir köşede. Ha bir de arada “Neriman” diye seslenir, önce gözlerime sonra menekşelere bakar, gülümserdi. Ben de seni seviyorum İsmet’im der, gülümseyerek mutfağa geçerdim. Hemen elime aldığım soğanı doğramaya başlardım. Soğan bu… Kabuğunda durduğu gibi durur mu? Elbet akıtacak gözde bekleyen bulutları.

Yıllar geçti de evlendiğim o ilk gün beklediğim gibi bu beklemeler bir türlü geçmek bilmedi kalbimde. Benim kalbimin, ruhumun mayasında hassasiyet vardı; zoruna giderdi elbette. İçimde, dışarıdan alınan şeyler ile asla doldurulamayacak bir eksiklik olduğunu acaba İsmet de anlar mıydı bir gün? Belki zamanla anlardı da ben duyabilir miydim? Malum, insan kaybettikten sonraki anlamalarıyla meşhurdu.

Gün geçtikçe içime bir ateş düşmeye başladı. Ne adını koyabiliyordum, ne ilerisini görebiliyordum bu hissin. Bir sabah uyandığımda kendi kendime dedim ki; “Bu adam, bir gün olur ya ben olmazsam ne yapar?” Hemen aldım elime kalemi, defteri. İlk başa en sevdiği çilek reçeli tarifini yazdım. Ev içerisinde neyi nerede bulacak onları da yazdım. Tabii ki bir de en sevdiği üzümlü kekimin tarifini ince ince anlattım sonra. Her seferinde kekin nasıl kabardığına şaşırır, övgü dolu sözler söylerdi bana. O, keki yerken ben de İsmet’i ne kadar sevdiğimi söyler, tabiri caizse kekimin içerisine bolca sevgimi katardım. Anlatmasam tadı olmayacak, kek kabarmayacak gibi gelirdi. Keki kabartma tozu değil de hasret olduğum o sevgi sözcükleri kabartıyordu sanki. Benden esirgenen o sözcükleri ben de yaptığım keke söylerdim. Sevgiyi duymak, bence kekin bile hakkıydı.

Her akşam olduğu gibi o akşam da onun en sevdiği sofrayı kurdum. Oturunca sofraya gözleri ışıldadı. Elini tuttum. “İsmet ben sende gözümü açtım, sende büyüdüm, sevgiyi de sende tattım. Her söylediğim söz gönüldendi. Sen de bana harika bir elli yıl yaşattın, her yıl için sonsuz teşekkürler. Senin de söylemek istediğin bir şey varsa söyle, bugün varız yarın yokuz. Hani bir umut derler ya belki o gün bugündür diye geçirdim içimden. Bana dönüp; “Seni çok seviyorum Neriman. Aslında hep çok sevdim ama bir türlü söyleyemedim şimdiye kadar ne olur affet beni!” der diye düşündüm. Ben de ona; “Şimdi dedin ya geçmiş hiç önemli değil” diyecek sonra sarılır her şeyi unutuveririm diye hayal ettim. İsmet’in elini yanağımda hissettim, teşekkür edip her şeye, yemeğe başlamasıyla, menekşelerin suyunu vermediğimin aklıma gelmesi bir oldu. Akşamüzeri menekşeler sulanmazdı elbette; ama göz dediğin de durmuyordu. Kalbim, gözlerimden akıp menekşelerin toprağına yuvarlanıyordu.

O gün sabaha kadar uyumadım. Aldım elime tarağı, aynaya bakarak hem saçlarımı taradım hem de ağladım. Elli senede duymadığım ve belki de hiç duymayacağım her bir söze ağladım. Bir kadının yaşı olmaksızın sevgiyi, hem yaşama hem duyma isteğinin aynadaki yansımasına bakıp ağladım. Ağladığım yokluğa, hep yoksun bırakılmama içerledim…

Yine ağladım.

Sabah olduğunda gözlerim benim değildi artık. Baktım, aynadaki gözleri şişmiş üzgün kadına ve tüm esirgenmelerin inadına “Seni seviyorum.” dedim ona. Usulca yaklaştım aynaya ve öptüm yansımamdaki gözlerimden. Bunu sadece ben değil de İsmet de söylesin isteyişimin burukluğuyla elimi kalbime götürüp son bir damlayı yüreğime akıttım…

Betül USTA

Devamını Oku

Kaçarılmış sözler durağı

Kaçarılmış sözler durağı
0

BEĞENDİM

ABONE OL

“Geç kalınmış sözler diyarı gönlüm Neriman. Hani sen derdin ya, bir gün sadece söylediklerimize değil söylemediklerimize de oturup ağlayacağız diye… Ağlıyorum artık Neriman. Hem söylüyorum hem ağlıyorum…”

Menekşe deyince gözlerim dolar, boğazıma bir yumru gelir oturur. Ee dile kolay yarım asırlık bir yol arkadaşlığı bizimki. Bitti zannetmeyin sakın o alem değiştirdi ama ben bilirim, her sabah benim elimle çayı o doldurur bardağıma. Onun için İzmir’den getirttiğim zeytinleri yine hafif gülümseyerek sofraya bir bir yerleştiriyor eminim. Ben seviyorum diye de bahçede ki çileklerden reçel yapıyor mis kokulu. Yapıyor diyorum yazmış deftere tek tek nasıl yapılacağını. Benim elimle o yapıyordur buna da eminim. Her sabah en sevdiği menekşesini koyup masaya öyle kahvaltıya başlarım.” Çok su verilmez menekşelere tıpkı gözlerden çok yaş akıtılmaması gibi ona da dikkat etmek lazım ikisi de kurur” derdi. Az bir yemekle menekşe  de  ben de tamamlarız yemeğimizi.

Deli miyim? Belki… Ama Nerimanlıyım ya o bana yeter.

“Çiçeklere iyi bak İsmet, en çok da menekşelere “ dedi giderken. ”Neriman öyle söyleme birlikte bakacağız “ dedim usulca. Dedim ama biliyordum gidiyordu Neriman. Gidiyordu ve beni yanına ilk kez almıyordu. Oysa her yere beraber giderdik biz onunla. Bir kez ayrı kalmıştık da göğsümün üzerine resmini yapıştırmıştım. Çıkarırken resmi bir hayli göğüs kılı hasarı olmuştu, aylarca didiklemişti menekşe gözlüm. Bu arada ilk kez menekşe gözlüm diyorum. Yarım asırdır söyleyemediklerimi şimdi karşımdaki menekşeye söylüyorum. Gözleri, gözleri menekşe rengi gibiydi bazı zamanlar. En çok da beni severken. Sitem ederdi sevdiğimi söylemediğim için. Zarif, hassas kadındı Neriman menekşeler gibi. Şiir gibi derler ya bazı insanlar için aynen öyleydi. Sevildiğini hem hissetmek hem duymak isterdi. Ben de gidip en sevdiği frambuazlı pastadan alırdım. Buruk bir bakışla gülümser, gelip öperdi yanağımdan. Güzel severdi Neriman, yarım asır dünyanın en harika erkeği olduğuma inandırdı beni. Öyle değildim elbet ama ne zaman Neriman’ın bakışını üzerim de hissetsem, böyle bir kadın beni seviyorsa kesin öyleyim derdim. Son gün gözlerini açamadı çiçeğim. Çiçeğim diyorum farkettiniz mi? Neriman bunu da hiç duymadı benden. Ayrılık insanın dilinin bağını çözüyormuş  bu yaşta bunu da öğretti en yutkunması zor biçim de hayat. Ne diyordum; son gün tuttum elini beni duyuyor mu bilemedim ama konuştum saatlerce. Tüm yılların üzerinden tek tek geçtim. O ilk gördüğüm anı, heyecanımı, onun güzelliğini beş kere anlattım. Bana nasıl muhteşem bir elli yıl yaşattığını söyleyip teşekkür ettim. Geç kalınmış  sözler kutusuydu sanki kalbim. Sonra baktım Nerimanıma, öptüm son sıcaklığı uçup gitmek üzere olan elini. Halsiz parmaklarını okşadım. Eğildim yüzüne nefesimin dahi incitmesinden korkarak “Seni seviyorum Neriman” dedim. Gözlerim akıyordu da hayret engel olamıyordum. Halbuki eskiden böylemiydim ben. Duygularımı neredeyse kendime bile belli etmezdim. Artık dursun diye kendimi tutacağım metanet kalmamıştı ya her neyse işte. İnce narin parmaklarıyla son bir gayretle elime  tüğ gibi dokundu, ama menekşe gözleri açılamadı. Son kez aralanmadan yanağını ıslatıp gözyaşı boynuna doğru indi. “Demek duyuyorsun” dedim heyecanla. O gün akşama kadar sevdiğimi söyledim tüm yılların acısını çıkarırcasına. Neden son ana bıraktın diye sormayın. Hiçbir neden haklı çıkaramaz esirgenmiş can suyu olacak kelimelerin gecikmişliğini.

Sahi neden saklanır ruha şifa veren sözcükler muhattabından ?

Ben Neriman’ın tarçınlı cevizli kekini neden yapamıyorum yazdığı tarife ince ince uyduğum halde?

Betül USTA

Devamını Oku

Çocukluk mirası

Çocukluk mirası
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Güneş, aynı güneşti; ama herkesin üzerine başka başka doğardı. Kimini tatlı uykusunda, kimini yetişmeye çalıştığı işinin telaşında, kimini pişen aşının yanı başında yakalardı. Güneşin uykuda yakalayamadığı insanların yaşadığı yerdi bizim köy. Burada hayat, gün doğmadan başlardı soluk almaya.  Gün doğumuyla gelen sabahlar genelde puslu olurdu bizim köyümüzde  Yazı, kısaydı zaten. Ancak bir iki ay yaşardık sıcak yaz mevsimini.

Annem ellerini ovuşturarak giderdi hayvanların yemini vermeye. Sonrasında da ahırı temizlemeye başlardı. Bütün evin işi annemin sırtındaydı öyle ki neredeyse her iş ona bakardı. Ekmeği de o yapardı, sobayı da o yakardı. Tabiİ ben küçük olduğumdan yapabildiğim iş sayısı sınırlıydı. Bir köşeden izlerdim onu soğuk evlerde çabalarken.

Benim kendime ait ufak bir dünyam vardı. O dünyanın küçük penceresinden koca gökyüzünün türlü hallerini izlerdim. Güneşini, yıldızını, ayını ayrı ayrı izlerdim. Hepsi, bu dünyada elle tutulmayacak bir şeyler vadederdi bana. Bir de annem geçerdi penceremin önünden. Günün belirli saatlerinde bana arada bir gülümserdi, o yorgun soğuk günlerde bile. Bu küçük dünyamın içerisinde bana en güzel gelen annemin gülümsemesiydi. “Kış günlerinin baharı olur mu?” diye sorsanız hiç düşünmeden “Olur” derdim size. Değil mi ki annemin her gülümsemesi benim için bir bahardı.

Mutfağımızda sergenimiz vardı. Annem, kenarları demirden olan lale kabartmalı tabaklar almıştı Rus pazarından. Özene özene yıkadıktan sonra tek tek dizerdi onları. Çiçek annem, güzel olan her şeyi severdi ama imkânsızlıklar bir türlü bırakmazdı yakasını. En büyük sıkıntısı suyumuzun olmamasıydı. Babam dışarıdaki kuyuya su motoru bağlamış, uzun bir hortumla eve kadar getirmişti suyu. İlkin tuvalet ve banyodaki suyu depolardık sonra mutfaktaki mavi büyük bidonu doldururduk.

Her tarafa su sıçrardı. Ipıslak olurdu her yer. Islak betonun kokusunu alırdık sonra.

Öyle nemli, öyle küflü, öyle rutubetli… 

Tıpkı beklentilerimiz gibi…

Bir gün kulak misafiri olmuştum birileri evimizin az ötesinde ekip biçilen tarladan yol geçeceğini ve oradan da su borusunun döşeneceğini söylüyorlardı. Tabi ki o boru geçerse bize de su verirdi belediye. Öyle umutlanmıştım ki size anlatamam. “Hemen değil ama bir kaç seneye geçer” derdi ve öyle heyecanla beklerdi babam. Yol, yaklaşık 25 sene sonra geçti o tarladan. Su, yoldan biraz daha önce geldi tabi ki!

Anlayacağınız umutla beklemek, o yaşlarda başladı bende.

Sabrettim, umudumu öyle öyle diri tuttum. Şayet biriniz umutlarıma laf edecek olursa cevabım hazırdır ona;

Umut etmek, çocukluktan miras bana. Her zaman tutunurum ben ona.

Betül USTA

Devamını Oku

Dizlerimde dinlen anne

Dizlerimde dinlen anne
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yuvayı, dişi kuş yaparmış. Öyle duymuştum günün birinde birilerinin dilinden. Yaşadığımız evi bize yuva yapan da bir dişi kuştu işte. Hepimiz o kuşun kanatlarından tutunmuştuk hayata. Onun kanat çırpışlarındaydı hayat.
Daha çok küçüktük o zamanlar. Baktığımız, gördüğümüz, duyduğumuz her şeyde ve her yerde “Anne” diye çağırdığımız o melek yüzlü, gül kokulu kadın vardı yanı başımızda.

Nedense hep telâşlaydı, annem. Sorumlulukların ve çevresindekilerin beklentileri altında yorgun düşerdi. Sabah erkenden işlere başlar, biz yattıktan sonra bitirebilirdi ancak. İşlerinin ve koşuşturmalarının yoğunluğundan olsa gerek çok nadir bizimle oturup sohbet edebilirdi.

Benim hayal dünyam geniş olduğu için hep kendi kendime bir şeylerle uğraşır, oyunlar icat ederdim. Kitaplara sarılmam da bu yüzdendir belki de. Anneme baktığımda şimdi o günlerin yorgunluğunu görüyorum yüzünde. Elimden gelse bu halimle o günlere gidebilsem tutardım o güzel ellerinden annemin; sonra oturturdum bir köşeye ve “Dinlen dinlenebildiğin kadar!” derdim anneme. Ona, dünyanın bitmek tükenmek bilmeyen o hızlı döngüsünün hiç bitmeyeceğini söylerdim. Ardından biraz dizlerinde yatmak istediğimi hissettirirdim; başımı dizlerine koyardım. Başımı dayadığım yastık olurdu dizleri. Belki de yüzümüze baktıkça bize dokunamadığı günler geliyordur aklına ve kim bilir nasıl da üzülüyordur. Öperek ellerinden “Sakın üzülme, varlığın her şeye değer!” derdim. Arada ben de onu dizime yatırır, saclarını okşar, “Anneler de yorulur, az dinlen hadi!” deyip alnından öperdim. “Anne, ne demekmiş anladım, hiç merak etme!” deyip gülümserdim hem de. “Annesin diye bin parçaya bölünme, kendine de vakit ayır, gel şimdi saclarını boyayalım, onca yıl bekleme!” derdim.

Herkesin annesi gibi benim annem de çok güzeldir. Sevildikçe nasıl da güzel oluyorsun sana çekmişim diye sokulurdum annemin şefkat kokan kollarına. Tam annemin benim yaşındaki haline gidip sarılsaydım şayet, tam alnından öpüp “Şimdi de sonra da harika bir anne oldun. Haberin olsun!” derdim. Simdi o yaşlara gidemiyorum. Evet, huzurunuzda yüreğimden akıp gelen kelimelerimle alnından öpüp ona, “Sen harika bir annesin.” demek istiyorum.
Anne demenin doğurmak olmadığı, anneliğin cinsiyetsiz olduğu, hem anne hem baba olmak zorunda kalan, kendi bedeninde hayat vermediği halde vermişçesine davranan tüm annelerin anneler gününü kutluyorum.
Sizler, Rabbimin dünya üzerindeki güzel meleklerisiniz.

Betül USTA

Devamını Oku

Yaralarını kendi öpen kız

Yaralarını kendi öpen kız
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Çocukluk; gökyüzünün beyaz mavisiydi, ağaçların nazlı yeşili, kuşların kanatlarında söylenen özgürlük türküsü ve rengârenk çiçeklerin hayat kokan cümbüşü demekti benim için.

Oradan oraya koşuşturup duran ufak tefek bir kız çocuğuydum o zaman. Babam, “Oyuncak bebeğim!” diyerek severdi beni. Hele bir de ailenin tek kızı olmanın güzelliği yok mu, tarifi imkânsız bir şeydi. 

Bazen bazı şeyleri tek başıma yapmak zorunda kalırdım. Küçük bedenimin güç yetiremediği şeyler olurdu. “Ne kadar da küçüğüm!” diyerek iç çekip üzülsem de minik bedenimle başardığım küçük zaferlerimden nasıl da tat alırdım.

İlk kez tek başıma çorap giydiğimde bütün aile ve akrabalar sevinçle sarılmışlardı bana. Öyle ki bayramlara bile konu olmuştu o çorap giyinme zaferim. Zor bir şeyi tek başıma başarmıştım ya işte ondandı zafer sevinci. Zorluklarla tek başıma mücadele etme huyum o gün yerleşti belki de zihnime. Zorluklardan korkmayarak ilerlemeye başlamıştım ufaktan. Yardım edilirdi; ama tek yapabileceğim şeylerde sadece sözlü destek olunurdu bana.

Bir gün gene babamla gezmeye çıkmış, damdan dama zıplayan yerinde duramayan kediler misali oradan oraya zıplamaya, sağa sola öylece koşuşturmaya başlamıştım. Babam her zamanki gibi keyifle izliyordu oyuncak bebeğini. Bazen çiçekleri anlatıyordu bana bazen kuşları gösteriyordu.

Gökyüzü her daim benim için özgürlük demekti. Bir ara kuşları izlemeye koyulmuş onları takip etmeye başlamıştım. Onlar gibi uçabilmek istiyordum.  Tam o anlarda ne olduğunu anlayamadan birden bire kendimi yerde buldum. İlk saniyeler bir şey anlamadım ama yukarıya bakarken önümdeki taşı görememiş takılıp düşmüştüm.

Babam, sakince “İyi misin kızım? Hadi kalk bakalım” dedi.

Kalktım, bir babamın yüzüne bir de dizimdeki sızlayan yere baktım. Babam, sessizce eğildi ve “Öp bakalım dizini!” dedi. Oysa ondan bekliyordum dizimin öpülmesini. Babam öpmeli diye beklerken bana mı diyordu öp diye anlamamıştım. Şaşırdığımı anlayınca:

“Bak kızım! Kimseyi beklemeden ilk önce sen öpeceksin acıyan yerini sonra ben sarılacağım o acıyan yere tamam mı?” dedi. Eğildim, öptüm;  babam sarıldı sonra. Derken acısı geçti yaramın ve gezmemize devam ettik. Zaten çocukluk, acıları hızlı unutma çağı değil miydi? Unutuvermiştim işte o öpücükle her şeyi.

O günden sonra yıllar yılı her düşüşümde kendi yarama bakıp ilk öpen ben oldum. İlk ben sarıldım kendime. Birkaç dakikalık kısacık bir olay koca ömrümü şekillendirmeye yetti. Kendimi sevip iyileştirici gücümü görmemi sağladıkları için her defasında aileme ve babama teşekkür ettim. Kendimi de kocaman bir aferinle ödüllendirdim zira kanayan yaralarıma ilk öpücüğü konduran bendim.

Betül USTA

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.