26 Şubat 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı 8.296.158 kişiye ulaştı.

a Öğle Vakti 13:22
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Mustafa Sefa Güvenir

Mustafa Sefa Güvenir

25 Şubat 2021 Perşembe

Maarif

Maarif
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Mustafa Sefa Güvenir m.sefam@gamil.com

Müslüman şaşırınca yolunu, ahirette çekeceği çile dünyada başlıyor, kafirin zulmü tepesine çöküveriyor. Mesela emperyalistlerin çocukları mısır patlatırken, bizim çocuklarımızın tepesinde patlayıveriyor bombalar. Aslında bu hüzünlü hikâye de zaten çocukken başlıyor, emperyalistlerin çocukları Robinson ve Cuma’yı öğrenirlerken bizim mahallenin çocukları her ne hikmetse 1001 gece masalları ile büyütülüyor. Piyango satışlarından belli değil mi bizim çocukların Alâeddin’in Sihirli Lambası ve üç dilek hakkı veren cinin arayışı içerisinde olmaları? Batı, mucizeleri sihirli lambalardan, uçan halılardan değil, kendisinde, azminde, çalışma iradesinde bulmayı öğretiyor çocuklarına. Yahu sahiden de biz neden modernleşmek adına ya da sözde çağdaşlaşmak adına batının muasır sekmendi yerine, çöpünde çimleniyoruz? Birileri bunu yanlış mı yorumlamışlar ve hali hazırda yorumlamaya da devam mı ediyorlar?

Batının doğusunda, doğunun batısında kalan coğrafyamız, öyle tahmin ediyorum ki doğulu olamadığı kadar batılı da olamıyor. Kendine has olmaktan başka çaresi olmayan yurdum insanı, araftan kurtulmak istiyorsa eğer bir an evvel ya kaybettirilen özünü bulmalı ya da batılılığı, doğululuğu içine sindirmeli, çünkü doğu bize batılı, batı bize doğulu demeye devam edecek…

Bu hatanın düzelmesi için ne yapmalıyız, nereden başlamalıyız diyenleri duyar gibiyim, çok zor değil! Kelimelerle başlamalıyız, şaka değil, aynen de öyle, günlük hayatımızda kullandığımız kelimeler, hayata yerleştirilmiş toplumsal kimliğimizin en etik ipuçlarını hatta yumağın kör düğüm olmuş ipin ucu bu; KELİMELERİN kullanımı…  Örnek verdiğimde bu işin ne kadar ciddi olduğunu anlayacaksınız!

Mesela; Türban!

Hani şu Hindistan’da Silh Kabilesi erkeklerinin başlarına bağladıkları, turuncu renkli sarık, ona “türban” deniliyor, he bir de Sümerli Fahişeler takıyorlardı değil mi başlarına, ışıklar içinde uyusun (Onların son zamanlarda kullandığı söz bu) Türkan Saylan bunu ilk defa dile getirmişti. Kadın haklıydı, Sümerli fahişeler türban takarlardı ama koskoca profesör olmuş; -hatta İstanbul/Maltepe’de ismi bir kültür merkezine verilecek kadar da ünlüdür kendisi, buna rağmen bilmediği veya vebali boynuna bilmezden geldiği, bizim kadınlarımızın başlarına bağladıkları o şeyin adı türban değildi.

Şimdi “Başörtüsü” diye içinden geçirenleriniz olacaktır, yok öyle bir şey… İşte siz o örtüye “başörtüsü” derseniz, sadece baş örtmekten ibaret bir vecibe zannı ile saçını örten kadınlar yaratırsınız. Ne başörtüsüdür ne de türbandır, onun adı teSETtür’dür… Kelimeye dikkat ettiniz mi? İçerisinde set ayrı bir kelime olarak geçiyor. Harama, haram bakışlara, kadınsal hatlarına set çekmektir çünkü. Sadece bir erkeğe ait olmak ki zamanımızda bir erkeğe ait olmak da ayrı bir anlayış halini alıvermiş durumda. İşte bizde o set çekme işi (dini inancımıza göre) yanlış anlaşılsın diyedir, yanlış söyleyerek başlamak. Tesettüre türban diyerek, kendilerine böylesine çirkin bir cümleyi yani; “Sümerli fahişeler takardı” deme hakkını söyledikleri gün değil, tesettüre “türban” dedikleri gün başladı. Peki ya “başörtüsü” demek nasıl bir sonuç çıkardı? Hani en çok da başı açıkların eleştirdikleri kısa kollu bluzlar giyinen, göğüs çatallı, taytlı, makyajlı ama saçı kapalı kadınlarımızdan bahsediyorum. Sosyal medyada şimdilerin de söyledikleri “Duck Face” yani ördek dudaklı olacağım diye, dudaklarını ileri şişirsen şizofren tipler peyda oluveriyor neticesinde. Halbuki bir erkeği tav etmenin yolu sadece saç değil ki… Tesettüre en çok eziyet ona türban diyenlerden değil, bu kesimden geliyor aslında ama lütfen işin başlangıcını ıskalamayın! Tesettürün sadece başı örttüğünün algısı ona “başörtüsü” diyerek başlıyor.

Osmanlı için ölüp biten torunları da var mesela… Ben de gurur duyuyorum ecdadımla ama nefret eden bir kesim var Osmanlı’dan, oldukça cahil bırakılmış, kendilerine cumhuriyet çocuğuyum diyen, oysa ki Osmanlının da torunu olduğunu inkâr eden. Bu kesimi yaratmak, Osmanlının izlerini hafızalarından silen, batılıların onlara sattığı kadarı ile Osmanlıyı tanı(ma)yan şu güdümlü, beyni kirli sularla yıkanmış kesim… Muhteşem Yüzyıl dizilerinden, ömrü haremlerde geçmiş, karı-kız kovalayan padişahların ya da Fransız yazarların ürettiği kızıl sultanlarla padişahları yad eden kesim….

Hadi ipin ucunu yani düğümün başlangıcını bulalım yine… Bahsedilen kesimden vazgeçtim, Osmanlıyı seven torunları Osmanoğullarını sevgi ile yad ederlerken bile Osmanlı İmparatorluğu diyorlar. Yahu ne imparatorluğu, emperyalist kökenli bir kelimenin Osmanlı ile anılması nasıl bir yanılgıdır; imaparatorlukmuş/muş? Osmanlı bir medeniyettir, emperyalist yani sömürücü, dönüştürücü, yozlaştırıcı olduğunu kim söyleyebilir, hangi geri zekalı? Baksanıza hangi ülke Osmanlının bıraktığı medeniyet izlerinden başka bir etkiyi üzerinde taşıyor? Oğuzlardan bu yana, halkların dinine, inançlarına bakmaksızın, o halklara eziyet eden kendi devletlerini kılıçla ikna etmekten başka ne yapmış? Gittiği yerlere adalet, asalet, medeniyet götürmekten başka ne yapmışlar? Osmanlı Medeniyettir, hem de tarihin görmüş olduğu en uzun ömürlü, en yaygın topraklara sahip medeniyet…

Elbette bendeniz de bir Cumhuriyet çocuğuyum, çünkü henüz 97 yaşında gencecik bir cumhuriyetimiz var, bu benim Osmanlı Torunu olduğumu inkâr etmem anlamına gelmiyor ki… Cumhuriyetin kurucusu Osmanlının subayı Mustafa Kemal Atatürk değil midir? 

Bize batının sattığı hurdalıktan çıkmalı, özümüzde bulunan değerlere sımsıkı başlamalıyız. Batılı medeniyetlerin sanayi, sosyolojik kodlarında bir sıkıntı yok lakin medeniyet dediğimiz ya da çağdaşlık, sadece kabuk değil, meyvenin kendisidir de… Bu millete karpuz kabuğunu yedirmeye, maarifini elinden alarak başladılar, maarifi ise elimizden kelimelerle aldılar. Bir Türk evladı yetmiş kelime ile ömrünü tamamlarken, bize 1001 gece masallarını satanlar dört yüz elli kelime ile hayatlarını sürdürüyorlar. İletişimin temeli konuşmak değil, iletişimle doğru kelimelerle konuşabilmektir, doğru kelimelerle başlar tüm doğru talepler…

Mustafa Sefa GÜVENİR

Devamını Oku

Barışma zamanı

Barışma zamanı
0

BEĞENDİM

ABONE OL
Mustafa Sefa Güvenir
m.sefam@gmail.com

Tarih boyunca yazılmış ve yazılacak olan bütün kişisel gelişim kitapları, insanların önce kendileri ile sonra da dış âlemle barışık olmasına yöneliktir.

Müellif, hem kendine, hem okuyana yazmıştır bu kitabı, ancak yazmak ve okumaktan daha da ehemmiyetlisi, tatbik etmek konusunda gayret kemerini bağlamaktır. Düşünsenize, çoğumuzun ilahi katmandan yazılarak gönderildiğine inandığımız mukaddes kitabını, değil tatbik etmek, okumak gibi bir girişimi bile yok, hayret ki hayret! Oysa ilk muhatabına bile “İkra-Oku” diye başlayan bu kitabın sözleri, seni senden iyi tanıyandan geliyor, seninle o vasıta ile konuşuyor, vah ki vah! Neyse biz hoca değiliz, zaten bu sözlere muhatabım olan nefsimdir ve okuyanları da muhatap almıştır hepsi bu…

İnsanın kendisi ile barışık olması da nedir? Yani biz kendimizle küs müyüz ki, barışalım? İnsanın ruhu, bedeni, zihni istek ve arzuları vardır ve sonsuzdur, önüne serili duran bu dünya, bedeni ve zihni tüm açlıklarını gidermek içindir, peki ya ruh, hani şu sonsuz olan katman? Öncesinden başlamalı, yani bedenden. Özetlenmesi ne kadar da mümkündür; yemek, içmek, nefes almak, giyinmek, seks, spor… Zihni arzular beyinle alakalıdır, onun ise istediği, yine yaratılış gayesine uygun olarak bilgiyi sürekli almak, işlemek ve uygulamaktır. Düşünün ki, ömrü boyunca kitaplar okusa insanlar, beyin yine de bilgiye aç, bu öyle bir sonuca götürüyor ki insanı, aslında hayret etmemek mümkün değil. Yani varsayın ki, insan okurken öğrenmiyor da, mevcut olanı anımsıyormuşçasına bilgiye aç, ancak bu bilgi zihinde işlenmedikçe koca bir çöplük. Nasıl işlenir peki bu bilgi? İşlenemez zihin kapasite meselesi değil, idrak ile kendinin fevkine varabiliyor çünkü.

İdrak etmek ne ile alakalıdır bunu düşünüyor insan ister istemez, özellikle de nesnel olanı arıyor gözleri sorgulamanın tam orta yerinde. İdrak ile beyin bu noktada çatışmaya başlıyor, zihin inanmaya, ancak aynı zaman da zihnin kaynağı olan akılda sorgulamaya başlıyor. Ve işte savaş başlamıştır, bu dünyanın en içsel ve çetin savaşıdır. İçindeki Rab ile mevcut olan Rab arasındaki bu savaşta mağlup olan veya kazanan insanın kendisi oluyor, çünkü bedeni binek, zihni kumanda paneli olarak kullanan ruh; “Bu üçlemede benim de yerim var ve onu inkâr edersen, ilk duvara toslarsın” diyor. Dışarıda beden ve zihin için kocaman bir dünya vardı hani? Oysa ruh denilen kâinata daracık bir kabir kadar küçük geliyor bu koca dünya. E haksız mı ruhlarımız? Bu dünyada doğan, büyüyen ve bırakılacak olan beden ve zihin ceketini ruh neden umursasın ki, o bu dünyaya ait değil! Ona sonsuz olanı taahhüt etmiş eden, kolay mı, bu kadar basit mi onu dünyalık ile tatmin etmek, sonsuz olanı, ölümlü olana tercih ettirmek, çetin ve “Aman Allah’ım” dedirtecek bir savaş başlıyor aralarında.

 “Mutsuzum, huzursuzum, içten içe yanıyorum, beni hiçbir şey tatmin etmiyor, bu dünyadan sıkıldım” gibi binlercesini hatta insan adedinde olan sözleri zihin dili söylemeye başlıyor. “Hadi şu zihni bi uyuşturalım da kessin sesini, iki duble atalım, koy dibine… Sana mı kaldı dünyanın çilesi, derdi?” Demeyesin sakın, çünkü bu dışarıdaki mini minnacık dünyanın derdi değil, koskocaman içindeki kâinatın derdi. Er ya da geç yüzleşeceğin! İnanmadın mı? E o zaman git bir mezarlığa da henüz gömülen birinin cenaze ritüelini, orada okunan duaların anlamını değilse bile mealini öğren. Bu sorgulamayı çok görme kendine, çünkü ucunda, sonsuz olarak taahhüt edilen bir vaadi vardır sana Allah’ın, sence değmez mi? İslam, anlam itibari ile barış demektir. Kısmen anlamı Ruh, beden ve zihnin ile barışmak, inan bana dostum, bize de, size de çok iyi gelecek kendini dinlemek ve kendini bilmek.

Mustafa Sefa Güvenir

Devamını Oku

Yargılama ve hüküm verme sanatı

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Mustafa Sefa Güvenir

5N; Ne, Nerede, Ne Zaman, Neden, Nasıl ve 1K yani kim? Sorularını, bir doktorun Hipokrat Yemini gibi temel aldığı gazetecilik mesleği, kanımca bu aralar bir de C (Cesaret), D (Dürüstlük) harflerini eklemeli günümüz Türkiye’sinde. Ancak gazete patronunun kalemşoru, gazete patronu da birilerinin maşası olunca, halk olarak elli kuruşa satılan gazetelere tenezzül etmez oluyoruz. Televizyon veya radyo haberciliği konusunda durum öyle pek de farklı görünmüyor hani, mesela kaç kişi vardır ki, televizyon kanalı tercih etmeksizin haberleri seyretsin? Bakınız yukarıda yazılı olan 5N1K içerisinde, buna eklediklerim de dâhil olmak üzere, hiç “tarafında olmak” gibi bir ibare var mı?

Haddizatında bunun halka bir tezahürü var elbette. Örneğin bilinçsiz, ülke ve dünya politikalarına yabancılaşmış, hatta kendi toplumuna, yöneticisine, yürütenine şaşı bakan bir topluluk ortaya çıkmış. Haydi, geçmişten bihaber olan gençlik neyse de, orta yaş ve üzeri olan kesim, tam bir içler acısı yozlaşmışlığın pençesinde. Bir gazeteciye, mesleğini nasıl yapması gerektiğini öğretecek halimiz yok elbette ama sonucu değerlendiren acı bir iki sözümüz de var nihayetinde. Çıkarın külahlarınızı, koyun önünüze, alın o akli organınız olan beyninizi elleriniz arasına, düşünün ve şu soruyu da kendinizden esirgemeyin;

“Yahu biz bu taraflılık, yaftalama, taassup hastalıkları ile toplum olarak ne kadar gidebiliriz ya da nereye gideriz?”

Ne kadar sürer bilmem ama işin sonunda varacağımız nokta hiç iç açıcı değil.

***

Bir köy, yalancı çoban hikâyesinde, aynı çobanın kurtlar tarafından parçalanmasına şahitlik etmişti, şimdi bizim köye bir bakın hele, binlerce yalancı çobanı var ve bu sefer çobanları değil, köyümüzü parçalıyor her adımda. Gazetecilik, habercilikten bihaber habercilerin bizi getirdiği şizofren algılarımızdaki şu karıncalanmaya bakın, vicdanı kamaşmış aydınlarına ya da aydın diye başımıza bela edilmiş bir avuç fareye…

Bütün bunlar, okumamayı, güvenmemekten daha çok seven toplumu yaratma temayülündendir. 12 Eylül sürecini başımıza ören o kırılası eller kim ise Sivas’ı da karıştıran da aynı! Düşünsenize yahu, çok değil, beş bilemedin on sene öncesine kadar bu memlekette ya birilerinin köpeği olmuş gazeteciler ya da öldürülen fikir adamları vardı. İnsan illaki maddi menfaatlerinin köpeği değildir her zaman, bazen de azgındır; nefsinin, egolarının veya taassup dolu idelerin idol olma çabasındaki itleri…

Allah rızası için millet, aklınızı başınıza devşirin! Kör kütük fikirlerle bağlanacağınıza düşüncelerinize, kendinize sorun tüm içtenliğinizle;

“Ben milletin bir ferdi olarak hangi haklara sahibim? Ben bir koltuktan, makamdan neleri beklemeli, neleri almalı, neleri talep etmeliyim? Fikirlerimin mi yoksa anayasal düzenin bana verdiği ölçütlerde mi?”

Burası vatanım, anayasa çerçevesinde hareket eden en kıdemli memur olan Reisi Cumhurdan, en kıdemsiz mahkeme mübaşirine ve çaycısına kadar, -kimden ne talep etmeliyim?- demezsen, sen, eğer doğru soruyu sormaz isen, kimseden sana doğru cevap vermesini bekleyemezsin, kendinden bile… Sosyal medyada senin gibi bilinçsiz birkaç goygoycu bulur, alkış üstüne alkış alırsın.

Yahu seni haklı yapan ne? Bişeyist olman mı? Misal komünist olman ve bütün komünistlerin sathında haklı çıkıp, alkışlanman mı? Ya da Kemalist ya da dindar, filan paşa, ağa cemaatinden olmak mı seni haklı çıkarıyor? Ya da diğeri senin gibi düşünmüyor diye baştan mı kaybediyor? Yok anacım yok, seni bir tek şey haklı çıkarır; adliye çaycısından çay istemek, mübaşirin koridorlarda ismini seslenen sözüne kulak kabartman, savcıdan, hâkimden, avukatından ne talep edeceğini bilmek bilinci. Sonra ne mi olur? Reisi Cumhurun karısının kafası kapalı diye rahatsız olmazsın bir Kemalist gibi, ya da aynı Reisi Cumhurun eşinin yabancı elçi ile el tokalaşmasından da rahatsız olmazsın, erkek eli haramdır diye. Tıpkı adliye çaycısından çay talep etmen, “Oh be ne güzel çaymış” ya da “Berbat çaymış” deme hakkına sahip olduğun gibi dersin ki; âdem makamının hakkını veriyor ya da veremiyor. Fikirler haklı çıkartmak ya da çıkartmamak için değil, vatan menfaati için vardır, senin fikrinden veya görüşünden değil diye kimse otomatikman haklı ya da haksız değildir, zaten mesele de hak hukuk meselesi ya da kişisel değildir. Toplum menfaatleri senin kişisel çıkarlarınla çakışıyor diye kimseyi reddedemezsin.

“Reisi Cumhur ülkemin menfaatine çalışıyor” ya da “Reisi Cumhur görevini yapmıyor” dersin. İşte, buna bilinç deniyor. He sen dersen ki, yok anacım ben sağcı, solcu, liberal âdem sevmiiyim, işte o zaman ister profesör ol ister dağdaki çoban, tarladaki hıyardan çok pahalı değilsin dostum. Kalemin mürekkebi kalın gelmesin, vicdan kanayabilme özelliğine sahip ise mutlu ol, “Oh be mevcutmuş ki kanıyormuş” diye de sevin. Kurtulun kardeşim artık taassup zincirlerinden, kurtulun ve almanız gerekeni alın, ancak su isterseniz su, katık isterseniz katık, kötek isterseniz kötek alırsınız. Sucudan su, katıkçıdan katık, kötekçiden kötek alabileceğinizi bilin. Sucudan katık, katıkçıdan su isterseniz sonucunda her daim kötek alırsınız, alabildiğiniz en kalın sopayı alın, o sabit fikirlerinize vurabildiğiniz kadar vurun.

***

Yahu yuh! Hem sivil anayasaya hayır diyeceksin hem de tecavüz edilen kız çocuklarına verilen cezayı hafif bulacaksın, hem terörle mücadele için kanunların sertleşmesini isteyeceksin, hem bunu istemeyenlere oy vereceksin. Neymiş efendim bişeyistmiş ya da değilmiş diye partinin lideri. 1980 yılının Türkiye’sinden kurtulmuş siyasi bir duruşumuz var artık yönetilmek noktasında, Allah aşkına siyasilerin geldiği bu noktaya bir an evvel erişin, zira Çanakkale’de kazanılan ancak dolayısı ile kaybedilen savaşın, aslında milletin milli birliğine uyum sağlayamamış siyasi yönetimin bir neticesi olduğunu artık anlayın. Çünkü şu sıralar iş tam tersine döndü, siyasilerdeki siyaset bilinci, halkın maalesef bir kısmında hali hazırda yok. Bu 5N1K ağabeylerin, fikri tutulmuş kimi kesimin aklını kamaştıran sözleri, bizi bitirir. Sözde aydınlar ortalıklarda rağbet gördükleri sürece, daha yüksek sesle havlamaya devam edecek, terörü destekleyeceklerdir. Devletini suçlayan, terörü de bu şekilde dolayısı ile destekleyen, sonra da her şehit haberinde sosyal medya hesapları üzerinden böğüren tipler var ya, işte onlar da akıl militanı, sivil terörist, toplum katilidirler. Sen, sen ol, siyaseti bilmesen de mutlaka kişilerin fikirlerini değil, makamlarının hakkı ile yargıla, -kanun bilmez hakim olur mu?- diye de kendine sor. Madem olmazsa olmaz hakkındır, hakkını almak için, haklarının ne olduğunu öğren. Şekle takılırsan, şekil olur çıkarsın, şekilden şekle sokulursun vesselam…

Mustafa Sefa Güvenir

Devamını Oku

Sevmenin türleri

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Mustafa Sefa Güvenir          m.sefam@gmail.com

Bir dost ile sohbet, içinde anlam veremediğin duyguları anlamlandırmak için paha biçilemez bir yöntem. Çünkü insan bilmediğinden korkar, anlamadığından çaresizleşir. Buna fiziksel olarak en yakın örnek tanımlama sanırım iç kanama olurdu. İçinde büyük bir boran fırtınası yaşamak, lakin amansızca devam eden dış dünya akışına sızdırmaz olmak, tabiri caizse çiselemek gibi elim ve acı verici oluyor çoğu zaman. Anlayamadınız dimi ne demek istediğimi, biraz sabredin o halde, anlayacaksınız ümit ediyorum ki. İyi ki varsın edebiyat, iyi ki varsınız dostum kelimeler ve onları yazan kalemim; iyi ki varsınız…

“Dünler anımsamayacak kadar çoğalmışsa, yarınların azalmıştır bilesin”

Diye yazmıştım Facebook duvarımdaki bildirimime, bir dost mesaj ile beğendiğini yazmıştı sağ olsun, e içimizdeki duygu selinden anlayacak bir dost bulmuşuz, bırakır mıyız peşini, verdim kibrit suyunu, kalemin mürekkebine… Anlatamasam da içimdekilerin sebebini, yaşamış olduğum iç kanamayı başladım tarife, dost arifti lakin onu arif yapan, onun da benzer şeyleri yaşıyor olmasıydı geçmişinde, tuzak kurdum kendisine, bildiğini ama bilmek istediğimi duymak istercesine;

          “İnsanın göğsünde yanan ateşten daha zoru nedir bilir misin S.”

          Düştü elbet tuzağıma, “Niye” dedi haliyle. Durur muyum, hemen yapıştırdım cevabı dosta;

          “Ateşin sıcak değil de soğuk olması” dedim ve ekledim;

          “Bir kazan dolusu, mentollü şekerleme göğüs bölgene yapışmış gibi hissettiriyor insana”

          Dedi ki; “Ben bu duyguyu yaşamıştım Mustafa” yaşadığını biliyordum oysa…

Hepimiz zamanında veya şimdi yaşamadık mı, yaşamıyor muyuz sevdiklerimize dair bu tarz duygular? Derken uzunca bir süre önce, okumuş olduğum bir makale geliyor aklıma, sevgiye dair, hatta sevginin türlerine… Müellif şöyle başlamıştı makalesine (Bu arada kendisi bir Japon) aktarıyorum neredeyse aynen…

          Herkes sevilmek ister, öyle ki dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir ama bu kadar çok sevgi istememize karşın, gerçek sevgi nerede bulunur, kimsenin haberi yok! Sevgi üç türlüdür;

          Birincisinin adı “Eğer” sevgi türüdür. Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek olan sevgiye bu adı takmış. Eğer iyi olursan baban, annen, seni sever. Eğer başarılı ve önemli bir kişi olursan, seni severim. Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim. İşte yazar en çok rastlanan sevgi türü bu diyor. İşte bir şarta bağlanan bu sevgi türü en çok rastlananı, yani karşılık bekleyen sevgi… Ve ekliyor; “Sevenin, istediği bir şeyin sağlanması karşılığı vaat edilen sevgi türüdür” diyor yazar. “Nedeni ve şekli bakımından bencildir, amacı sevgi karşılığı bir şey kazanmaktır.” İşte evliliklerin birçoğu da bu yüzden bitmiyor mu? Eğer türü sevgi üzerine kurulan evlilikler çabucak bu yüzden yıkılmıyor mu? Gençler, o anki gerçek hallerine değil, hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne âşık oluyor ve beklentilere giriyorlar. Beklentiler gerçekleşmediğinde düş kırıklıkları başlıyor. Sevgi giderek nefrete dönüşüyor, maalesef en saf olması gereken anne, baba sevgisi türünde bile “Eğer” sevgi türüne rastlanıyor. Ancak insanlar hali hazırda “Eğer” türü üstünde bir sevgi arayışına devam ediyorlar.

          İkinci tip sevgiye geçiyoruz yani, “Çünkü” türüne…

          Bu tür sevgi de kişi, bir şey olduğunda, ya da bir şeye sahip olduğunda seviliyor. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır. Örneğin;

          Seni seviyorum çünkü çok güzelsin, yakışıklısın, popülersin, zenginsin, ünlüsün, zenginsin, bana güven veriyorsun. İlginçtir, beklenenin aksine çünkü türü sevgi, eğer türü sevgiye tercih ediliyor. Eğer türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan, büyük ve ağır bir yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik dolayısı ile sevilmemiz, ne kadar da hoş olurdu. İşte bu tür olduğumuz sevgi, kimseye yük getirmeyeceği için hem olduğumuz gibi olurduk, hem de yük getirmeyeceği için rahatlatıcı olacaktır. Ancak derin düşünürseniz, bu türün “Eğer” türünden temelinde pek de farklı olmadığını görmeniz mümkün olacaktır. Kaldı ki bu tür sevgi de yükler getirir insana. İnsanlar hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler, hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek niteliklerine ondan biraz daha sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin artık ötekini sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama, sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer. Ailenin en küçük kızı, yeni doğan bebeğe içerler, evli kadın genç ve güzel sekretere içerler. O halde bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi? “Çünkü” türü sevgide, gerçek ve sağlam sevgi olamaz. Aslında bununla ilgili yüzlerce örnek verilecek konu ve yazı zenginleştirilebilir, lakin olması gerekeni yapıp üçüncü ve belki de olması gereken tek sevgi türü ile konuyu bağlamak zamanı…

          Bu sevgi türüne “Rağmen” diyoruz. Bu tür sevgide insan bir şey olduğu için değil, bir şey olmasına rağmen sevilir. Şu güzelliğe bakar mısınız? Quazimodo çirkin olmasına rağmen Esmeralda tarafından seviliyor, Esmeralda Çingene olmasına rağmen genç adam tarafından seviliyor. Kişi dünyanın en çirkin, en sefil, en zavallısı olabilir, ancak bunlara rağmen sevile de bilir. Doğal olarak, bu sevgi türü karşılığında, aynı sevgi türü ile karşılık vererek. Burada insanın, iyi, çekici, başarılı ya da zengin bir konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da geçmişine “Rağmen” o hali ile olduğu gibi sevebiliyor kişi. İşte yüreklerin en çok susadığı sevgi budur. Farkındasınız ya da değil, yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden çok daha önemlidir “rağmen” sevmek.

          Bugün yaşadığımız toplumda, herkesi doyuracak ve mutlu edecek bu sevgiyi bulmak çok zor ve korkarım bu onu olduğundan da kıymetli bir hale getiriyor. Herkesin bu sevgiye ihtiyacı varken, başkalarına verecek kadar fazlası kimsede yok.

          İşte dostum S., yüreğimizde alevlenen soğuk ateşin müsebbibi de bu, mentollü göğüs yanmaları, tabir edemediklerimiz bunlar, tabir etmek yükümüzü almasa da, denemek gerek her şeye RAĞMEN. Bizlerin sanırım bu konuda büyük bir artısı var Müslümanlar olarak, bize tüm çirkinliklerimize, günahlarımıza RAĞMEN bizi seven işte O… Artık canım daha az yanıyor S., çünkü biliyorum ki, Acınızı alacak kadar dost olan, dışımızda değil, içimizde ve şah damarından daha da yakınımızda…

          Bir dosttan, tüm dostlara ve sana bu yazım S.

Mustafa Sefa Güvenir

Devamını Oku

Hakka/niyetli Olmak…

0

BEĞENDİM

ABONE OL
Mustafa Sefa Güvenir

Çoğu insan doğru ve yanlışlar ekseninde bir arayış içerisindedir, kim doğru kim yanlış sorunsalında aslında soru baştan yanlış olduğundandır ki cevabı hak etmez. Madem niyetimiz hakkaniyetli, hakkını vererek başlayalım, yani sorudan başlayalım; kim haklı kim haksız? Yani ne sanıyorsunuz, en kadim kötülük şeytan dahi kendince doğru olanı yapmıyor mu ya Firavun ya da Nemrut? Onlar Hz. Musa ve Hz. İbrahim peygamberlere karşı kendilerince doğru olanı yapmıyorlar mıydı? Mesele doğru ya da yanlış değil işte bu sorunsalda, kesinlikle kimin hakkın tarafında yani haklı olduğudur aslında. Öyle ya cehennem haksızlarla ama kendi doğrularınca, kendi doğrultularında gidenlerin ikametgahı değil mi? O yüzden benim doğrum, senin yanlışın içinden şahısları çıkartmak ya da tarafları çıkartmak, gerçek doğru ve yanlışı bulmak kıstasında olmazsa olmaz, çünkü kişiler, kişilikler aradan çıkınca geriye ne kalır? Hak!

***

Semavi olan, yani Hz. İbrahim’in dinine istikamet olan kimi Ademoğulları ki biz onlara Müslüman, Musevi, İsevi diyoruz; Hz. İbrahim’in değil teslimiyetine sahip olmak, onun safında dahi yer alamayacak kadar “Benim Doğrularım” peşine düşmüş bir haldeyiz. Ne kadar üzücü ve vehim… Yaklaşık 4 bin yıl önce yaşamış olan semavi dinlerin ortak peygamberi ve onu ateşe atan Nemrut öldü mü zannediyoruz acaba? Kişiler ölürler ve fiiller her daim dipdiridir, fiillerin diri olduğu bu orta dünyada sadece özneler değişir ve ölürler ama hikayeleri hep sürer. Tıpkı bir filmin sadece oyuncu kadrosunun değişmesi gibi…

***

Peki kim bu İbrahimiler ve Nemrudiler, onların libaslarını kuşananlar kimler nasıl ayırt edecek aynı filmin, ayrı oyuncuları? Nasıl bir körlükse bu, Nemrut’un zalimliğini dillendirip onun zulmünü yapanlar da var, İbrahimi yaşayıp, mahiliğini farkında olmayan abdallar da. Yüce kitabımız Kuran’da sıkça zalimlerden bahseder ama kim zalimdir bilmeden yaşayan zalimler vardır, işte onların durumları çok, çok acı… Bu makale mahi olan, hem de deryanın içinde olup, deryayı bilmeyen mahiler için değil, zalim olanlar için kaleme alındı. Belki birini ıskalamaz da (denk gelir demedim, demem de) Yunan Mitlerindeki şu aşk meleği Eros gibi göğsünden vuruverir diye, kalemin Hakkını vermek için inceltiyorum mürekkebi.

***

Evet, ne demiştik kim bu zalimler dahası zalimliğini farkında olmayan zalimler. Yani çok zalim insan tanıdım, tanıyorum da tanıyacağım da muhtemelen kalan ömrüm boyunca, hiçbirisinin masallardaki cadılar, kötüler gibi yaşasın kötülük ya da ben kötüyüm dediklerini duymadım. Hepsi bildiğin melek, doğru, hatta herkes hariç ki geriye sadece kendisi kalıyor, doğrusu doğru.

Bir meslek erbabı hayal edin, sözün gelimi öğretmen, doktor, polis… İdealist olmayan bir öğretmen eğitimli terörist yetiştiricisi olmak için biçilmiş kaftan değil midir mesela? Dahası doktor; mesleğini kötüye kullanan, hatta savsaklayan, en iyi ihtimalle egolarının içinde aklını gölgeleyen, bıçağına yattığımız potansiyel bir katil değil de nedir? Üstelik genelde işlediği cinayet neticesinde çoğunlukla ceza dahi almayan… Öyle ya adam zeki olduğu doktor olmuştur, doktor olmak için müthiş zorlu dersleri, güçlükleri aşmıştır ve kendince birtakım haklara sahip olmuştur. Oysaki insanın ilk hakkı sağlıklı olmaktır! Sonra polis örneği vardı, rüşvetçi olduğunu hayat edin, aynı şekilde bir hâkimin, savcının böyle olduğunu düşünün, adalet sistemi olmayan bir ülkede ne yaparsanız yapın o mülkün temelinde adalet yoksa, her aş acıdır.

***

Bir de zalimlerin nankörlük vasfıyla hareket edenleri vardır, yani işini iyi yapanlara karşı inkârcı, unutkan ya da taassup kör bakışlarıyla bakış açıları oluşturmaya çalışan o malum güruh… Bakmıyorlar ki görsünler, görmüyorlar ki anlasınlar, anlamıyorlar ki inansınlar, inanmıyorlar ki şükretsin şükrü olmayanlar, yani nasipsizler, e nasibi olmayandır zaten zalimler. Eleştir ama doğrusu bu diyerek değil, Hak ederek, Hakka niyet ederek, hakkaniyetle…

***

Bak dostum! Allah’ın izzeti dergâhında en seçkin kullardır adaletle yönetenler, hemen ardından adaletle yönetenlere danışmanlık edenler, sonra yapılanları halka anlatan aydınlar ve sanatçılar gelir üçüncü sırada ve bu ilk üçü yani; adaletli yönetenler, danışmanları, sanatçıları ve aydınları bu ilahi mertebeye eriştiren dördüncülerdir. Kimdir o dördüncüler dersen, biz ona Millet diyoruz. Millet kimdir bilir misin? Allah’ın dünyadaki sureti, gölgesi, yansıması… Millet öyle kıymetlidir ki Allah için, değil adaletli yöneticiler, onlara en sevdiği kullarını, yani peygamberlerini göndermiştir. İşte Allah’ın elçilerini öldürenler Hakkı haykıran sesleri kesmek için yapmışlardır ve sonra zalimlerden olmuşlardır. Sen şimdi kim Nemrut’tur diyorsan, millete yalan haber yaparak ister Hâkim ister hekim olsun hizmet etmeyerek zulmedenlerdir dememek mümkün mü?

***

Sakın ola ki halka hak için hizmet edenlere iftira etme, iftiraya çanak dahi olma, çünkü içine yalan doldurandan daha nasipsizi var mı? Birileri dedi diye hırsız deme, birileri adalet bulamadı diye adaletsizdir diye genelleme eğer Hakka/niyetliysen…

Mustafa Sefa Güvenir

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.