Mustafa Sefa Güvenir, Author at The Anatolia Post - Dünya'dan Güncel Haberler

08 Mayıs 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

a İmsak Vakti 02:00
İstanbul 19°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Mustafa Sefa Güvenir

Mustafa Sefa Güvenir

01 Mayıs 2021 Cumartesi

İnananlara Sır Değil

İnananlara Sır Değil
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Âdemoğulları, henüz, düşünce ve sözlerin yaşamlarındaki etkilerini keşfediyorlar.

Henüz! Çünkü bu konuda gerek Allah (CC) Resulü Hz Muhammed ve gerekse de birçok Allah dostları, yüzlerce yıl önce dile getirmişlerdir. Dinsiz bilim insanları geçtiğimiz yüz yılın başlarında Einstein başta olmak üzere bunu ortaya bir tez olarak sunmuşlar ve günümüz teknolojinden istifade eden bilim insanları da ispatlamışlardır.

Dua edilirken, koltuk altları görünecek miktarda kolların kaldırılmasını ve avuçların yüze çevrilmesini tavsiye eden Hz Muhammed (SAV), ancak şimdiki ilim insanlarının anlayacağı bu tavsiyesi ile bir mucizeye daha biz Müslümanları tanık ediyor.

Geçtiğimiz senelerde, Secret (SIR) adı başlığı altında önce kitap, ardından da CD ve belgesel olarak yapılan bir araştırma insanlığın gözleri önüne bilim gerçeği olarak sunuldu.

En etkili olanı ise başlarına çeşitli frekans ölçer cihazlar bağlanan insanlar üzerinde yapılan testlerdi. İyi şeyler düşünen insanlar ile kötü şeyler düşünen insanların arasında gerçekleşen gözlemlemeler, bilim adamlarını dâhil şaşırtmıştır. Tüm bilim dünyasının bildiği üzere, beynimiz aynı zamanda bir frekans metredir ve belli bir dalga boyunda evrene frekans yayar.

Hayret verici olan kısmı ise bunun bedenimizi, düşüncelerimizi, evrenimizi etkilediği gerçeğidir.

“Düşüncelerinize dikkat edin, çünkü onlar ilk önce sizi, sonra da sizi çevreleyen dünyayı değiştirecektir”  Einstein

Beynimizin bir frekans metre olduğunu ve dua ederken kollarımızı bir anten gibi açmamızı isteyen Allah Resulü (SAV) bunu mu demek istemiştir? Ya da “Düşünceler suret dokumasının ipliğidir” derken Hz Mevlana?

Bu konuda hayret verici kısım, bizlere yüzlerce yıl önce verilen tavsiyeler de değil sadece; içimizde ve her birimizde mevcut olan süper gücün farkında olmak, onu doğru kullanmak çok ama çok önemli başka bir detay. Öyle ki kaderimizin müellifi olmaya kadar gidiyor, her ne kadar külli irade cüzi iradeye tabi olsa da…

Nasıl mı?

Dua etmek, istemek, doğrusunu talep etmek, doğru şekilde istemek kısmından başlamak sağlıklı olacaktır, hatta günlük hayatımızda kullanmış olduğumuz tehlikeli kelimeler hangileri bilmek ister misiniz? Çünkü bu sözler ile birlikte, hiç de istediğiniz sonuçlara varmayacak bir sözleşmeye de imza atmış oluyorsunuz.

Basit, güncel ve belki de en standart, zararsız olanından başlayalım mı?

Bir sabah vaktinde uyanmanız gereken çok önemli bir toplantı var, sabah 07.15’de uyanmak için alarmı kuruyor ve “Sabah 07.15 de uyanmak istiyorum” diyorsunuz uyumadan az evvel. Neredeyse hemen herkesin de deneyimlediği üzere, hayret verici bir şekilde sabah saat 07.15’de uyanıyorsunuz. Ancak alarmı kurduğunuzu bilerek ve istediğinizde uyanabildiğinizi de fark ederek, kısa süreliğine de olsa uykuya kendinizi teslim ediyorsunuz.

Aman Allah’ım, saat 08.00’da gözlerinizi açıyorsunuz ve geç kalmışsınız. Neden mi? Çünkü siz, 07.15’de uyanmak istediniz, kalkmak değil! İşte bilinçaltı bu kadar hassas ve seçicidir. Seçici olmadığı tek konu da, karşılaşacağınız güçlüklerdir. Bilinçaltı ve bilinç arasındaki fark tam olarak da burada beliriyor işte. Eğer siz bilinciniz ile doğru sözleri söylemezseniz, bilinçaltınız sonuçlarını ayırt etmeksizin sizi mutlak sonuca götürecektir.

Örneklemeleri çoğaltalım mı?

Çocuğunuz ya da başkasının çocuğu hakkında asla “Yaramaz” demeyin, bunun yerine afacan deyin ki, bu kodlama ile çocuğun bilinçaltına, evrene yanlış mesaj göndermeyin ya da kimseye “Ocağı söndür” demeyin zira kimsenin ocağı sönsün diye evrene mesaj göndermeyesiniz. Kimseye “kapıyı kapat” demeyin, kapatmak, söndürmek sözlerinin yerine, “sırla” deyin.

Dua ederken doğru sözleri de söylemek çok önemli demiştik. Hasta olmak istemiyorum yerine sağlıklıyım, yaşlanmak istemiyorum yerine ben her daim genç kalıyorum gibi…

Bu konudaki son ve belki de sıkça kullandığımız bir dua;

“Allah’ım evladımı hayırlı olanlardan eyle, ya da sonunu hayırlı eyle” İşte bu söz bir peygamberin ya da evliyanın edebileceği nitelikte bir duadır. Zira evladınız hayırlı bir kul olmayacaksa, evlat acısı ile yüzleşmek zorunda kalabilirsiniz. Bunun yerine af ve afiyetle evladımı yetiştirmeyi nasip ihsan eyle Allah’ım şeklinde dua edilebilir.

Allahtan sabır dilemek de, bir şekilde belayı kendine çekmek demektir, çünkü insan sabır istiyorsa, bunun karşılığı olan belayı da talep ediyor demektir, bununla ilgili hadisler de vardır. Sabır değil şifa dilemek doğru şekli ile yapılan duadır ancak. Kısacası istemediklerimizi değil, istemiş olduğumuz şeyleri dile getirerek beynimize olumlama göndermek çok önemli.

Sadece dualarımız değil, günlük hayatımızda kullandığımız sözler, evvelinde ise düşüncelerimiz çok önemlidir. Unutmamak gerekir ki, bilinçaltı belki de insanın en kudretli kuvvelerinden birisidir, onu kontrol altında tutabilecek yegâne kuvvet ise bilinçtir. İnsanoğlu, bugün yaşadıklarını, dün söylemiş, bugün söylediklerini ise yarın yaşayacaktır. İnsanın dili kalem, evren ise boş bir kâğıt gibidir. O kâğıt geleceğe yazılmış bir mektuptur ve mutlaka sahibine ulaştırılacaktır.

m.sefam@gmail.com

Mustafa Sefa GÜVENİR

Devamını Oku

Plaza kafası

Plaza kafası
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Plaza kafası diye bir kafa var ki eskiden daha eski… Ben diyeyim 4000 yaşında, siz zannetmeyin sadece gökdelenler yaşında.

Bu kafa hemen her şehrin, ülkenin, hatta imparatorlukların başını yakmıştır. Tarihte ilk olarak eski Yunan’da rastlanır ve o zamanlar Demo-Krassi olarak söylenirdi. Halkı aralarında yok sayan, halkın üzerinde ama halkı yönetme gücünü kendinde gören azınlık. Şimdilerin elitler olarak isimlendirdiği o zamanlar ise seçkinler olarak meclislerinde boy gösteren ama zenginliklerinden başka ellerinde hiçbir asalet karnesi bulunmayan bir avuç insan… Bu bir avuç insan, kendilerinden başka herkesi köle olarak sınıflandıran sözde asillerdi. Halk hakkında kararlar verir ki genelde bu kendilerine yontmak amacı güderdi; halka fikrini sormadan, halkın arasında yaşamadan “Ekmek bulamazlarsa, pasta yesinler” kafası ile ülke yönetirlerdi.

Peki, günümüz elitleri, hani şu plazalarına helikopterlerle gelip, 25. kattaki ofis penceresinden bakıp, yorgun, yılgın, trafikle boğuşan halktan bahsedenler mi? Okumayı kitaplardan öğrendikleri ya da sadece bundan ibaret zannettikleri için kitabi jargonu terk edemeyen okumaz sözde halk okurlar… Gerçi şimdi internet medyası var, yeni plazamız veya bilmem kaçıncı katımız internet medyası. Orada yayınlanan her haberi kendine kaynak edinen (işine gelenleri) bu adamlar niye hala varlar ki diye sormadan edemiyor insan. “Efenim biz halkın yanındayız” diyerek, halkın arasına karışmaya korkan, yiyecekleri azarlardan tırsan, icraat değil genelde ya laf gebesi (doğuma hazır ve de nazır) ya da gaf ebesine dönüşmüş bu kuklalar kim? Zira kuklaysanız işkembeden konuşursunuz ve ağızla playback yaparsınız ya da çıkar sektirerek gaf üzerine gaf yaparsınız, niye? Çünkü Süleyman Demirel gibi laf üreten, Ecevit gibi gaf üreten başkanlara karnımız tok, o çıtayı çok yukarılara taşımış bir yönetim var.

“Benzin vardı da biz mi içtik” cevabına gazeteci de tok, sokaktaki insan da…

Muhalefet olarak bile millete hizmet edemeyen kişiler, kalkmış iktidar olacakları tarihlere şerh düşüyorlar. Komik misiniz siz plazacı abilerim ablalarım? Cıks komik değilsiniz, aslında sizin halkı savunurken eksiklikleriniz var ve bunların içerisinde en belirgin eksikliğiniz yazayım: Halk! Niye; e çünkü 20. kattan sonrası halkı aşar!

Geçtiğimiz hafta Ankara’da yapılan Ak Parti mitingine gittim ama kalabalık olduğundan dolayı içeri girmedim. Ama gözlemledim, kimler gelmiş, kişilerdeki coşku, verilen haberleri değerlendirmeleri, seçtikleri adama muhabbetleri… Plazasının ya da kendine paye ettiği tahtının bilmem kaçıncı katının, bilmem kaçıncı perdesinden abi kendini yırtıyor, pandemi zamanı bu kongreye ne gerek vardı?

İşte o kişiler her gün Şehr-i İstanbul’da belediye araçlarındaki kalabalıkları görmedikleri içindir ki yırtıyorlar kendilerini. Kongre doğru değildi de, kardeşim sırf belediyeye ait metrobüslerde yüzlerce kongreye bedel insan taşınıyor, bunu da yazsana… Elitsin ya sağ duyulusun ya dürüst ve tarafsızsın ya… Bana halkın içerisinden değil, halkın içerisine girip, insanlarla dirsek temasında olan, masasında diz kıran, sadece seçim zamanı gerdan kırmayan ademler getirin, mümkünse de hiç gerdan kırmayan olsun. O eski Yunan’da yunanmış beyin takıntılarınızla ilgilenmeyen, hatta artık nefret etmiş salt çoğunluk tarafından yönetiliyorsunuz, onları sizden, hatta bu ülkeden çıkartırsanız geriye ne kalıyor? Hiçbir şey!

İnsansız devlet mi olur, siha olur, iha olur!

İnsansız muhalefet yapan bir ülkede ya da muhalefetsiz iktidar olan yönetimle kafamız daha çok karışır. Halksız mı? Halksız gövde sadece kafadan ibarettir, aklınızı başınıza toplayın, zira başsız gövde de olmaz. Siz ne kafa olmaktan vazgeçiyorsunuz ne de gövdeyi tanıyorsunuz. Valla siz ne derseniz deyin, bu halk o halk değil! Yani parametreleri süslü laflarla bezeyip, şaşalı makamlarınızla değil, dirseğine değenlerle yürüyor. Bu halk için yapılan hizmetler parametre, makam ise bir plaza asansörü kadar hızlı çalışan vicdanlarla el ele. Uysa da bu uymasa da bu! Ya bu milletin parametrelerine çıkın ya da plazalarınızdan inin… Siz Demirel veya Ecevit günlerin yaşıyorsunuz belki ama bu halk artık o halk değil… Bu halkın devleti uzaya adam göndermeye hazırlanıyor!

Mustafa Sefa GÜVENİR

m.sefam@gmail.com

Devamını Oku

Gidiyoruz böylece kendimizden…

Gidiyoruz böylece kendimizden…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Farkına vardım ki sadece haberleri dinlemek veya izlemek maksadıyla kullandığım televizyon ve radyomu işim bittiğinde ne zaman kapatsam moralim bozuk, içim parçalanmış, korkularım artmış bir halde buluyorum kendimi. Ya o sosyal medya? Sözde denetimle insanlara görsel manada zarar vermeyen ama içine sirkenin keskinini zerk eden… Bizden bizdekini en usta hırsızlara taş çıkartacak bir uzmanlıkla çekip alan internet medyası!

Yıllar önce ülkemize, sanıyorum İngiltere’den bir mumya müzesi gelmişti, mumyalanmış insan bedenleri, kavanozlara koyulmuş insan organları. Bu müzeyi ziyarete gitmeye niyetlendiğim o dönemde, bir büyüğümüz gitmemem konusunda beni ikaz etmişti ve ben buna çok şaşırmıştım, haliyle de sormuştum sebebini;

“İnsanların cesetlerini ve iç organlarını görmek, mesleğin icabı değilse çok sakıncalıdır” demişti. Ne yani doktor, savcı, polis mi olmak gerekiyordu illa bunun için… Büyüklerimizin sözünü dinlememiz gereğini çoktan idrak etmiştim, bazen sorgulanmaz, teslimiyet gerekir. Zira bu teslimiyetteki iyi niyeti Allah biliyordur ve büyüğün yanlışı dahi olsa Allah küçüğün bu niyetine istinaden yanlışı doğruya çevirir diye de ayrı bir iman etmişliğimiz vardır çok şükür. O zamanlar bu merakım nasıl derin bir iz bırakmışsa o sorgulayan nefsani tarafımız yakamızda yapışıp kalmış da biz bunun cevabını kollar olmuşuz zahir. Çünkü sürekli neden niye nasıl diyerek içimizi dışımıza iki numara büyük getiren o tırnak batması duygu çok tehlikelidir.

İşte o haberdar olma merakı ile izlediğimiz haber bültenlerinden sonraki ruh halimiz acayip öd tadında, sepya tonlarında bir gerçekle yüzümüzde şaklıyor, bu artık öyle bir zamanki habersiz kalmak, haberdar olmaktan daha hayırlı. Bu fikrime çeyrek kala günden güne hassaslaşan bir bünyeye sahip oluyorum zannı ile hayıflanıyordum, oysaki hassaslaşmıyordum, görsel ve işitsel zulüm günden güne şeddesini arttırıyordu. Parçalanmış insan cesetleri, katiler, zanlılar, maktuller, acı içinde kıvranan yakınları… Filanca yerde (dünyanın öbür ucu) bir manyak, dürbünlü tüfekle kuş avlar gibi insanları vurmuş, biz henüz kuşların zevk için vurulmalarına karşı duruş notasındayken, insanların katledilişlerini izlemek zorunda kalıyoruz.

Sokakta tekmelenen bir genci gördüğüm gün henüz 10 yaşlarımdaydım, fenalık geçirmiştim, şimdi rahatlıkla izleyebiliyorum televizyondan ya da internetten, sanki normal bir şeymiş gibi öyle ayılma bayılma olmadan. Kendimi yuhalıyorum ister istemez, kendime yukarıdan bakarken ve içime dönmek istemiyorum bu kadar canım yanarken.

Eşcinsel istemezük diyerekten iki erkeğin öpüşen fotolarını ya da tanga giyinmiş popolarını paylaşanlara ne demeli ya? Ben yazayım; “Aklı evvel” Madem istemezük diyorsun be aklı evvel, ne halt etmeye fotolu, popolu, iğrenç görseller paylaşıyorsun? İnsanların en çok görerek kendilerine güncelleme attığı vicdan melekesine, iki beğeni, üç goygoy için neden bu cahilliğin? Bazen istenmeyeni sergilemek, istenmeyeni kaçınılmaz yapar, en iyi ihtimalle normalleştirir.

Biz ecnebi dizilerde kadın erkek öpüşürken kafalarını başka tarafa çeviren, anne-babalarından haya eden bir nesildik. Hayırdır günahlar ve sevaplara, utanma ve haya etme, vicdan ve melekelere güncelleme mi geldi? İnsan çağdaşlaşıyor olabilir, buna bağlı olarak fikirler de değişiyordur. Ancak nasıl ki bundan 15.000 sene önce bir aslan bir ceylanla besleniyordu bugün de aynını yapıyor fıtratı gereği, rica ediyorum insanın, insanlığın da bir fıtrat olduğunu ıskalamayın, insan sadece beşerî yönleri ile değil, akli, vicdani, ruhani melekeleriyle de farklı fıtratlara sahiptir. Farkımızı ortaya koymanın en iyi yollarından biri ne mi? İşte bu sorunun cevabı bizi bizden daha iyi bilenin, bize şah damarımızdan daha yakın olanın emir ve yasaklarında bulabilirsiniz. İnsan akıl ettiği oranda insandır, yoksa herkes, hatta hayvanlar bile yiyor, içiyor, çoğalıyor, uyuyor…

Mustafa Sefa GÜVENİR

m.sefam@gmail.com

Devamını Oku

Sebep…

Sebep…
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Cümlenin sonuna geldiğinde soru, başına geldiğinde cevaptır sebep. Dünyada bitişlerin veya başlangıçların, hatta dünyadan önceki hayatta, sonraki hayatta sonuca giden yolsa kulu kendine şahit etmektir sebep. Ama biz yine de andaki sebebi, yani fani hayatta olanı alalım ele…

Bazen gelişler ve kalışlar, hatta gidişler, bahanelerin geçerlilik etkisi ile yüzleşmektir sebep. Dalından düşmektir, toprağa karışmak, bir oltanın ucuna takılan yem, yemi yutan balıktır sebep, zira karnı doysun bir kulun diye. Vicdan sazının tellerini titreten mızraptır…

Kendine önlemler almak pahasına, Hak olanı ıskalamaktır. Dediğim gibi sebep, cennet veya cehenneme bilettir nihayetinde. Birini sevmek ya da nefret etmek için başka bir bilettir sebep. Kalmaktır tüm acılara rağmen ya da gitmek, dönmektir yarı yoldan ya da yola revan olmaktır. Bazen para bazen itibar bazen dost bazen bilgi biriktirmektir sebep. Bir sebep bin bir sebeptir analarımızın duası gibi, dinini değiştirmek, dinden çıkartmaktır.

Bir merhaba veya hoşça kal ülkesidir sebep. Anlaşılabilmek için susmayı, kırgınlığı dile getirmek için avazın çıktığı kadar bağırmayı, ağlamamak için yumruklaşmayı göze almaktır sebep.

Sonucu ne olursa olsun, boyun eğmesini bilmek bazen de dik durmaktır. Peki, sebep bir referans mıdır? Bir sunuş, bir bahane veya mazeret…

Asla!

Sebep bir sonuçtur ama seçenek ikilemine düşmemek için referans ilahiye-i temastır, kalbi hisseden nemalanarak ancak kırmamak pahasına bir gönülde parmak uçlarında dolaşmaktır ki incinmesin bastığın yer. Referans ilahiye-i Rahman ise sebep sadece vesiledir.

Dolayısı ile her ne sebeple olursa olsun, bazen dostluklar tanışma kere kurulur ama bir kereyle yıkılır diyerek susarsınız ve gidersiniz dönüşü olmayan yollara. Sebebiniz sahibiniz olmasın, sahibiniz sebebiniz olsun diyedir, karşılıksız, menfaatsiz, işte o rızayı ilham etmek için kendine, sebebiniz Allah rızası için olsun. Çünkü her yıkımda bir var olma sebebi de size ve umutlarınıza yakıt olur bu surette.

Sebebiniz görmemek olsun, görmezden gelmek değil,

Sebebiniz duymamanız olsun, duymazdan gelmek değil,

Sebebiniz konuşmanız olsun, dilsiz şeytanlık değil…

Zira insana değil üç, bir defa dahi maymun olmak yakışmaz!

Mustafa Sefa GÜVENİR

m.sefam@gmail.com

Devamını Oku

Tost makinesi

Tost makinesi
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Pazartesi sendromunun üstüme yapıştığı bir pazar sabahı, gözlerimi isteksizce açıyordum yatağımda. Vakit kaybetmeden önceki gün annemin verdiği görevi yapmak üzere, kömürlüğe gitmem gerekiyordu.

Belki de 30 sene üzerine, yan blokta bulunan kömürlüğümüzün kapısını, kilidini kırarak açmıştım. Rahmetli babamdı sanırım en son o kilidi kapıya vuran. İçindeki ampul hala iş görüyordu, ancak içerisi alabildiğine örümcek ağları kaplıydı. Bir çalı süpürgesi yardımıyla çoğundan kurtulduktan sonra, içerisine girmiştim. İçerisi zannettiğim kadar ağır kokmadığı için, elimi, kapadığım burun deliklerimden çektim. Aynı çalı süpürgesi ile üst üste istif edilmiş eşyalarının üstündeki yılların tozunu nazikçe süpürdüm. Eşyaların yüzleri ortaya çıktığında, aslında geçmişe doğru yol aldığım bir kitabın harflerini görmeye başlamıştım. Meğer ne çok anı varmış unuttuğum? Oyuncak kutum, annemin ceviz dikiş kutusu (Babam onu kendi elleriyle yapmıştı), kitaplarım, hatta defterlerim, bazı kırtasiye malzemelerim, radyo, el matkabı gibi ufak tefek malzemeler. Geçmişimin harflerini okuyordum her birinde, babamın parmak izlerini taşıyan birçok nesne ile beraber. Geçmişimin günlüğünü okurken, bir nesne gördüm, bir harften çok daha ötesiydi, daha görür görmez, bedenimdeki bütün tüyleri ayağa kaldırmıştı ve ben bu makaleyi yazacağımı ilk bakışımda hissetmiştim.

O nesne, benim ailemin en ortak değerlerinden olan, emektar tost makinemizdi. Oldukça ağır, döküm tavalı, metal spiralle kabloları yanmasın diye korumaya alınmış, Pazar sabahı kahvaltımızın vazgeçilmezi. Öyle ki, pazar günlerini bana iple çektiren… Altı kişiydik biz, babam, annem, iki ablam, bir kız kardeşim ve ben… Ekmeği sabahları almaya sevinç içinde gider, sırf ahali uyansın diye zile kasten üst üste basar, severek de babamdan zılgıtı yerdim. Banyoda babam, tuvalette ben, evin kızları kapıların önünde “Hadi ya, biz de sıradayız” demeleri, bugün gibi kulaklarımda. Evin koridorunda aynanın karşısında babam saçlarını tarardı masaya oturmadan az evvel, büyük ablam Feriha; “Annem seni her halinle beğeniyor babacım, merak etme” sonra ortancamız Esra girerdi söze; “Babam da annemi beğeniyordur, bunu da eklesene” derdi. Kız kardeşim Eda, gözlerini ovuşturur, çay önüne koyulup, annemin “Yanacaksın kız, aç hadi gözlerini” diye feryadını duyana kadar, tavuk gibi uyuklamasına hepimiz gülerdik. Tost makinesinin giderek ısınan gövdesi, büyük bir gemi gibi heybetle çatırtılı sesler çıkarırdı. Yüzümü yalayan sıcağı mis gibi ekmek kokardı, ilk dilimler Eda ve bana, sonra ablalarıma, en son babam ve anneme düşerdi. Evin içini saran, sıcak ekmeğin ve yağın kokusuydu, ancak lezzetini veren o tost makinesiydi diye düşünürdüm hep. İçinde bilim adamlarının koyduğu lazerli bir şeyler vardı ve içinden çıkan her dilim bundan lezzetli olmalıydı diye hayal ederdim.

Belki de babamın uzaylı dostları, pazar sabahı tostlarının lezzetli olması ve bizim mutlu olmamız için, ailemize özel böyle bir iyilik yapmışlardı. Bunu da babamın uzay gemilerinin bir parçasını tamir ettikleri için yaptıklarını tahmin ederdim çocuk aklımca. O kahvaltı masasında, annemi babamın nasıl tavladığını hep anlattırırdık, onlar anlatmaktan, biz dinlemekten hiç sıkılmaz, her seferinde kahkahalar atardık. Peynirin, zeytinin, çayın, tostların tatları hiç değişmezdi, alabildiğine leziz, alabildiğine iştah açıcı. Sonra ne mi oldu? Bir pazar sabahı, bize söylenmiş bir yalanı, tekrar ederken aklım, pazartesi sendromunu, pazar günümüze taşıyan, belki de hayati değerlerimizin üstünü kaplayan kalın bir tozun farkına varmıştım. Sahi, neydi kuzum iple çektiğimiz değerli günümüzü, sendrom tozuna bulayan? Kaybedilmiş veya çalınmış değerlerimiz mi? Dahası aynı tadı alamayışımız, lezzetlerin değişimi miydi, yoksa ağzımızın tadının değişmesi gerçeği miydi? Çaresi yok, ya biran evvel tost makinesi almalıydık, ya da derhal birbirimizi sevmeliydik tekrar. Yoksa ne lezzeti olacak kahvaltıların, ne de aile olacağız bir daha…

Mustafa Sefa GÜVENİR

m.sefam@gmail.com

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.