Sinan Akyüz, Author at The Anatolia Post - Dünya'dan Güncel Haberler

25 Ocak 2022 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

a Öğle Vakti 12:13
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a
Sinan Akyüz

Sinan Akyüz

08 Ocak 2022 Cumartesi

CHP’de kazan kaynıyor

CHP’de kazan kaynıyor
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Son yazımda hatırlarsınız İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun nasıl bir popstara evrildiğini yazmıştık. Yazımız gerekli yerlere ulaşmış olacak ki CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu bir anda “Popstardan Cumhurbaşkanı olmaz” deyiverdi. Aslında kullandığı kelime için fikri telif istemek aklıma gelmedi değil ancak “Kılıçdaroğlu’na bir katkımız olsun, sonuçta kavganın fitilini bu sözcükler ateşledi” deyip vazgeçtim.

Artık kavga günyüzüne çıkmaya başladı. Millet ittifakının aday belirleme süreci sancılı ve oldukça kavgalı geçeceğe benziyor. CHP içindeki bir klik ve taban, Kılıçdaroğlu’nun adaylığını ‘yenilgiyi peşinen kabul etmek’ olarak görüyor. Delegeler CHP başkanlık seçimi olsa Kılıçdaroğlu’ndan başkasını kabul etmezler belki ama iş Cumhurbaşkanlığı seçimi olunca kendi başkanlarını oraya pek de layık görmüyorlar. Bu da enteresan bir ikilem… “Kemal Kılıçdaroğlu, CHP’ye başkanlık etsin, ama zinhar Cumhurbaşkanı filan olmaya kalkmasın. Zaten seçim kazanma şansı yok, belki başka bir adayla bu işi kotarırız” diye düşündükleri kulağımıza geliyor. Kılıçdaroğlu neredeyse tüm ülkedeki parti teşkilat ve delegelerini bizzat kendi değiştirdi. Kılıçdaroğlu’nun getirdiği kişiler bu yüzden kendilerini getiren adamı partinin başında tutmak zorundalar yoksa ilk başkanlık değişiminde hepsi kendilerini kapının önünde bulacaklarını çok iyi biliyorlar. Ancak aynı kitle popstarımızın adaylığı için, içten içe kulis yapıyor. E haliyle Kılıçdaroğlu zaten çizilmiş karizmasını kurtarmanın derdine düşmüş durumda. Kendini tek aday olarak sürekli ön plana çıkarmaya çalışıyor; amma bırakın kendi partisinde ciddiye alınmayı Millet İttifakının diğer büyük ortağı Meral Hanım tarafından bile kabul görmüyor. Meral Hanım, popstarımızın yüzünde “Rabbi Yesir” görmekle meşgul. Kemal Kılıçdaroğlu tarafına bakmıyor bile. Aslında kendinden beklenen, aynı siyasi gelenekten beslendiği Mansur Yavaş’ı aday olarak göstermesi. Ancak HDP’nin bunu kabul etmeyeceğini de çok iyi biliyor. Koskoca İYİ Parti aday çıkarma sürecinde tüm inisiyatifi HDP’nin kucağına bırakmış durumda. Bakmayın onların milliyetçilik türküleri söylemelerine, uzun süredir Türkçülüğü Türkücülüğe çevirmiş durumdalar. Tüm bunlara rağmen henüz HDP’nin Kılıçdaroğlu tavrı net değil.

İstanbul teşkilatı kendilerine iş ihalesi vs. her türlü maddi imkanı sunan popstarımızı çok seviyorlar. Ancak parti merkezi henüz elini açık etmedi. Vekiller Kılıçdaroğlu’na gidip ne konuşuyorlar bilmiyoruz. Baksanıza, toplantı sonrası gazetecilerden soru bile alınmıyor. Galiba Kandil, pazarlık masasında Kılıçdaroğlu’nu epey sıkıştırdı. Masada dil, özerklik, YPG ve PKK’ya yapılan operasyonların durdurulması ve belki de eyalet meselesi dahi pazarlık konusu olabilir. Kılıçdaroğlu’nun ne taahhüt ettiği, mezhebinin genişliğine bağlı. İlla kulağımıza bir şeyler çalınacaktır. Burada, duyduklarımı yazacağımdan şüpheniz olmasın.

Peki popstarımızı destekleyenler bunlarla sınırlı mı? İşin bir de sanatçılar kısmı var ki orası ayrı rezalet. Güzel ülkemizde sanat camiasının içinde varolmanın birinci şartı sekülerizme kesin imandan geçer. Bu yolda imanı zayıf olanın yeri yoktur.

İşte, bu nadide kitlenin şu sıralar en sevdiği adam, popstarımız Ekrem İmamoğlu… Tamamen duygusal sebeplerle başlayan bu ilişkiler yumağı (Allah için Ekrem beyimiz az paralar saçmadı bunlara), bugünlerde, “koş bizi bu Müslümanlardan kurtar” noktasına kadar geldi. Yılların sanatçısı Zülfü Livaneli’nin sahnedeki tuhaf yalakalığını ne sandınız siz…

Popstarımızı Anadoluluk etiketiyle bize pazarlamaya çalışıyorlar. Anadolu’dan o kadar uzaklar ki bu sahtekarlığı yiyeceğimizi düşünmüşler. Biz yemeyiz ama laf aramızda galiba Ekrem Bey yemiş. Cumhurbaşkanlığı rüyalarına dalmış bile. Baksanıza Kılıçdaroğlu’nun POPSTAR çıkışına hemen, ‘yürüyen merdivene ters binen kedi’ videosu ile cevap verdi . Ne yalan söyleyeyim, oradaki ince espriyi de ayrıca sevdim.

Dostlar bu yazının ana konusu ne Kılıçdaroğlu’nun ne de İmamoğlu’nun sidik yarışı değil. Derdimiz, devlet yönetmeye talip olmaktaki aymazlıkları. Bunların ne devlet yönetecek ne de millet idare edecek halleri yok. Vasıfsızlar… Canan Kaftancıoğlu dahi, “Biz seçim kazansak ne olacak elimizde devlet yönetecek kadromu var” diye itiraf etmişti bu durumu. Seçmenlerini zehirleyerek ülkeyi germekten öteye gidemiyorlar. 3 büyük şehri aldılar ama onu bile yönetemediler. Daha birkaç gün önce, uluslararası derecelendirme kuruluşu Fitch sevgili belediyelerinin (İSTANBUL-ANKARA-İZMİR) iflas noktasında olduğunu açıkladı. Belediyeyi batıran ülkeyi ne hale sokar takdir sizin.

SELAMETLE

Sinan Akyüz

Devamını Oku

“Yıkım çağında hangimiz masumuz?”

“Yıkım çağında hangimiz masumuz?”
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu kez İsviçre’nin Zürih şehrinde yaşayan bir okurum sesleniyor bize: Mehtap Toygun Aktüre… Mehtap Hanım’ın “Yıkım çağında hangimiz masumuz? sorusu beni çok düşündürdü… Yazıyı bitirince zihnimde yankılanan bu soruyla beraber içimde yoğun bir sorgulama durumu başladı. Kendisi yazısına “Anlatamıyorum” diye başlık atmış ama yazının ana teması olan çatışma ve çekişmeyi öyle güzel anlatmış ki sizlerle paylaşmadan edemedim.

İyi okumalar…

Anlatamıyorum!

Peyami Safa’nın “Fatih-Harbiye”sindeki iki farklı kültürün çatışması gibi, insanlar da kendi içlerinde çatışma/çelişki (savaş) yaşayabiliyor zaman zaman…

Mehtap Toygun Aktüre

Kendisiyle ilgili iki farklı sesin çarpışması;

“Şu an olduğu kişi” ve “olmak istediği”, ya da “yöneldiğini hissettiği kişi.”

Popüler kültürün barındırdığı tehlikelere temayül etmeden yaşamı idame ettirmek mümkün müdür?

Ya da ne kadar mümkündür?

“Kâr duygusu”nun “ar duygusu”nu kovduğu seküler bir düzende, kendimizi ararken, “benmerkezci” teatral gösteriler yapar, dürüst olmaz isek kaybettiklerimizi de ayrıca aramak zorunda kalabiliriz…

Nedir peki bunlar..?

Tolstoy’un; “İnsan ne ile yaşar?” sorusunun cevabı “Sevgi”dir… Ama bir de; “İnsan ne için yaşar?” diye, sorulmaz mı..?

 …….Onur, şeref, haysiyet, itibar, Orhan Kemal’in: -“Yenir miydi bunlar, içilir mi?” diyerek kapitalist düzene meydan okumasının yanı sıra, insan, bu manevi değerleri için yaşar… 

Vicdani rahatsızlığın yükünü başka şeylerin üzerine atan cümlelerin telafisi yoktur lakin, insan kendisiyle ilgili müphem doğrularının vicdani muhasebesini yaparken daimi bir kaçış içerisindedir… (Yüzleşme korkusu) Ruhani rahatsızlığın itirafından beslenen kibirli insanların da içinde yaşadığı yıkım çağında hangimiz masumuz?

Tabii bir diğer taraftan da; ruhani rahatsızlık tevessül etmesiyle peyda olan nedamet duygusunun kefaretini bir topluma ya da kişi(ler)ye addetmek, acı bir yalnızlığa davetiye çıkarmakla birlikte, ne ahlâki, ne vicdâni, ne de samimi değildir…

Bizler mütevekkül, “adl” olmaya gayret gösterdiğimizde Allah’ın inayeti altında olacağızdır inşallah… Mutlak doğru da bu olsa gerek…

Bazen ayağımıza batıp acıtan bir diken bile, bir sonraki adımımız için ders verir bize…

Kadın olsun, erkek olsun ve yaşamın hangi döneminde bulunursa bulunsun, öncelikle iptidai düşüncelerden sıyrılıp, ilkelerimiz doğrultusunda toplumsal-kültürel normları da esnetmeden medeni çerçeveden bakabilmeliyiz…

Dilin sınırlılığı karşısında insan bazen kendini ifade etmekte yetersiz kalabiliyor.

Orhan Veli şu dizelerinde şöyle ifade eder:

-“Bir yer var, biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum.”

Sevgiyle kalın…

Mehtap Toygun Aktüre

Devamını Oku

Popstar Başkan

Popstar Başkan
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Türk siyasi hayatı 2019 yılında, o güne kadar adı pek duyulmamış bir siyasetçi ile müşerref oldu. Ülkenin sol siyasetine sağdan devşirdikleriyle tutunmaya çalışan CHP, yeni icadı, Beylikdüzü Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nu İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığına aday olarak gösterdi. Halk yeni yüzlere olan merakı ile bu, genç ve güler yüzlü siyasetçiye ilgi gösterdi.

Bu Türk siyasetinin yeni bir modelle tanışmasının da ilk adımlarıydı. Popüler tüketim kültürüne  bağımlı seçmen tüketecek yeni bir karakter bulmuştu. Büyük bir beklentiyle insanlar bu adamın her sözüne kulak kesildiler. O da kendinden beklenen şekilde bu pop kültürün duymak istediklerini dile getirdi. Genç seçmene ‘her şey güzel olacak’ mottosuyla kırmızı gül dağıttı. Sürekli muhalif medyadan esinlendiği yalanlarla, İstanbul da tüm hizmetlerin eksik yapıldığından tutun büyük bir savurganlığın olduğunu ve tüm bunları düzeltmek için geleceğini haykırdı.  Belediyenin kendi bütçesi ile hiçbir hizmete zam yapılmayacağı vaadini verdi. Yetmedi gençlere burs olanaklarının artacağını, onlardan hiçbir hizmet için bedel almayacağını söyledi. Sağ seçmeni ikna etmek için Cuma Namazları mı kılınmadı Yasin’ler mi okunmadı, semaya açılan ellerle fotoğraflar mı verilmedi. Her kesime vaatler, sözler. Bu vaatlerden taksici de nasibini aldı kahveci de, bedava süt bekleyen anne de, okula bedava gitmek isteyen öğrenci de… Kendisine ilgi arttıkça vaatler de uçmaya başladı. Beş yıl içinde metro hattını ikiye katlama vaadini anladık ama denizaltı ile şehir içi ulaşım sözü vermesi bu işin komediyle biteceğini göstermişti. Samimiyetsizliği paçalarından akarken seçmenin gözü boyanmış kulakları kapanmış bu komedinin gönüllü figüranlığına razı edilmişti bile.

Büyük bir gürültüyle biten seçimi kazanmıştı. Popüler kültüre kendini kaptıran özelikle genç seçmen aradığı yeni idolü zaferle taçlandırmıştı. Zafer sarhoşluğu herkesi sarmıştı. Yılların bitmek bilmeyen  seçim mağlubiyetlerinden sonra İstanbul gibi bir şehir nihayet CHP’nindi ve bu galibiyetin mimarı İmamoğlu idi. Daha şimdiden millet ittifakının Cumhurbaşkanı adayı oluvermişti bile. Muhalif seçmen kendi Erdoğanı’nı bulmuştu. Ancak onun bir farkı vardı. O bir POPSTAR’dı.

Debdebeli ve pahalı kutlamalardan sonra, İstanbul’a güya hizmet etmeye gelmişti sıra. Nihayetinde İstanbul dünyanın en büyük şehirlerinden biriydi ve hizmetin aksamasına bir saniye dahi tahammül olamazdı. Yapılacak çok şey vardı ancak Ekrem Başkan’ın pek niyeti yoktu. Zaten İstanbul’u yönetmeye gücü de yoktu. Halkın her kesimini kucaklayacağını söyleyen Başkan, Canan Hanım’ın gölgesinde İstanbul’un örgütçülerini kucaklamaya başladı. Büyük bir işçi kıyımından sonra kadrolaşma harekatı, marjinal sol grupları ve hdpkk üyelerini maaşlı belediye çalışanına dönüştürme işlemine evrildi. Liyakat sadece mezhepsel ve bölücülük tandanslı oldu. Yenikapı’da yapılan araç şovundan sonra o araçlardan daha fazlası, çok daha maliyetli biçimde Koç’lardan sessiz sedasız kiralandı. Yağma başlamıştı. Mesele halk değil RANT’tı. Önce pahalı konserlerle sanatçılar, daha sonra metrobüs tamir ve bakım ihaleleriyle kimi CHP’li işadamı siyasiler memnun edilmeye başlandı. Havuzlar kuruluyordu. Bazı havuzları bizzat POPSTAR Başkanımız kurarken, bazıları parti merkezinden gelen emirle kuruldu. Neticede kaynak aktarılması gereken medya-ajans-trol ağı vardı ve acil paraya ihtiyaç vardı. Verilmiş sözler vaatler yerine getirilmeliydi. Hemen büyük borçlanmalar başladı, Avrupa’dan krediler eurobond’lar havada uçuşuyordu. İstanbul eşi görülmemiş borçlanmaya doğru giderken Ankara’dan gelen paraların nereye harcandığı belli değildi. Küçük çaplı bir ülke bütçesi İstanbul’a yetmez oldu. Hiçbir yeni proje yapılmadığı hatta başlanmadığı gibi Hükümetin bitirme aşamasındaki projelerini POPSTARIMIZ sahiplenmeye başlamıştı. O bir POPSTAR’dı ve her açılışta o poz vermeli ve her şeyi o açmalıydı. Şov onun işiydi.

Tatilleriyle ve kendiyle çok meşgul olan POPSTAR Başkan halka verdiği vaatleri çoktan unutmuştu bile. Balon çok hızlı biçimde sönmeye başlıyordu. Pandemi İstanbul adına çok kötü yönetildi. POPSTARIMIZ pandemi dönemi metro ve otobüs sefer sayılarını azaltarak büyük bir zeka örneği gösterdi. Vatandaş maskesiz sokağa çıkamazken, durakta dahi maske mesafe kuralını uygularken, POPSTARIMIZ halkın daha iç içe olmasını istiyor, herkesin kucaklaşmasını istiyordu. Yıllardır AK Parti belediyeciliğinde işlerin yolunda gitmesine alışkın olan İstanbul halkı saçma sapan uygulamalardan mırıldanmaya başlamıştı ancak POPSTAR Başkanımız sık sık çıktığı tatillerden halkı duyamaz olmuştu. Elazığ depreminde hükümetin tüm bakanları deprem bölgesinde koşuştururken bölgeden geçerken şöyle bir uğrayan POPSTARIMIZ, insanlar göçük altında hayat mücadelesi verirken Palandöken’de o pist senin bu pist benim kayak yapıyordu. O bir POPSTAR’dı ve POPSTAR’lar tatilsiz yaşayamazdı.

İstanbul her yerde arıza vermeye başlayan bir şehre dönüşmeye başladı. Metrolar, metrobüsler sürekli yolda kalıyor, kucaklanan halk yollarda otobüs itekleyerek işine gitmeye çalışıyordu. Temel atmama törenlerini icat eden POPSTARIMIZ yüzünden İstanbul arıtması gerekenden fazlasını üretince Marmara müsilaja boğuluyordu. Ama olsun POPSTARIMIZ’ı ağaçlar hatta yapraklar alkışlıyordu. Alkışın sesi az gelmiş olacak ki E5 yan duvarlarına bin bir zahmetle dikilip büyütülmüş İstanbul’un güzelliği yeşil peyzaj bitkileri sökülüp atıldı. Hatta baba İmamoğlu da Ayvalık’taki yüzlerce dönümlük arazilerdeki binlerce zeytin ağacının alkışını beğenmediğinden ağaçları kesip bölgeyi yazlık cennetine çevirmiş, söylentiye göre birkaç milyarlık bir servet edinmişti. Eee POPSTARIMIZ zengin bir aileye mensup olmalıydı.

Rant artık CHP’yemi yoksa POPSTARIMIZIN kendisine mi yetmedi bilinmez, birdenbire İstanbul’da konuşulan en büyük sorunlardan biri taksi olmuştu ve POPSTARIMIZ’ın buna çok ilginç bir çözümü vardı. Yeni taksi plakaları üretip satmak. POPSTARIMIZ tamamen duygusal sebeplerle bir anda 1000 plaka sattı ancak UKOME buna ‘dur’ dedi. Taksiciler isyandaydı. Bu plakaların kime ne fiyatla sattığı belli değilken POPSTARIMIZ taksicilere binbir hakaretlerle üste çıkmaya çalışıyor, bir kez daha seçim öncesi vaatlerine kananları pişman ediyordu. Ama o hep haklıydı. O bir POPSTARDI.

Sayıştay raporlarında İSPARK’ın iflas ettiği ortaya çıktığında pişkin POPSTARIMIZ bunu hiç kendi üzerine alınmadı. Sayıştay “Neden süt alımını ihale yoluyla yapmadınız?” diye sorunca “Hükümet süt dağıtmamıza izin vermiyor” diye yalan yere yırtınırken bir yandan, 50 kuruşluk maskeleri 2,9 liralara 15 liralık dezenfektanları 73 liraya almanın hesabını yapıyordu. O bir POPSTAR’dı  ve bir POPSTAR’ın dostları zengin olmalıydı ya da edilmeliydi.

Seçim öncesi vaatlerini yerine getirmeye çalışan POPSTARIMIZ suya tam 5 kez zam yaparken kendini çok seven öğrencilerin kartlarına da yüzde 160 zam yapmayı unutmamıştı. Bu zamlar için kendini değil hükümeti günah keçisi ilan etmiş, kendisi ihalesiz sütten çıkmış ak kaşıktı. POPSTAR’ların günahı olmazdı olamazdı. Halk daha fazla ödeyip daha az istemeliydi. Yıllardır AK Parti belediyelerinde ucuz ve kaliteli hizmete alıştırılmış İstanbul halkı kim oluyordu da aynı hizmeti POPSTARIMIZDAN istiyordu. O hizmet etmek için değil yapmadığı hizmetin reklamını yapmak için, hatta o reklam ihalesini de HDP’li bir vekilin kardeşine vermek için gelmişti.

Tüm bunları Ekrem İmamoğlu’nun toplumda yarattığı büyük hayal kırıklığını anlamanız için yazdım. İmamoğlu birkaç yıllık yönetimiyle tüm seçmen kitlelerinin öfkesini toplamayı başardı. Kendi seçmeni dahi yüzüne bakmaz adını anmaz oldu. Bakmayın Meral Hanımın Rabbi Yessir güzellemeleriyle günü kurtarma çabalarına. Yemez… Seçmen dahi, kendi yarattığı bu POPSTAR başkandan, kendi başına daha büyük bela olmadan kurtulmak için gün sayıyor. İlk seçimde, yanına yarım domuzluk Canan Hanım’ı da katıp bu POPSTAR bozuntusundan kurtulacaklar. Her şerde bir hayır vardır ya; bu şer de bir hayra yol açacak sanırım. İstanbul halkı bir daha kolay kolay maceraya soyunmaz. Bu deneyimle bir kez daha öğrendiler ki :

POPSTAR DAN BAŞKAN OLMAZ

Sinan Akyüz

Devamını Oku

Gurbette vatanseverliğin bedeli

Gurbette vatanseverliğin bedeli
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bugün köşemi gurbetçi bir kardeşimize ayırıyorum. Hanım kardeşimiz Hümeyra Gül, 15 Temmuz hain darbe girişimi sonrası doğup büyüdüğü Hollanda’da başına gelenleri ve kaleme almış ve bana gönderdi. Ben de noktasına dokunmadan sizlerle paylaşmak istedim. İşte vatanını seven gurbetçi hanım kardeşimizin yaşadıkları…

Gurbette vatanseverliğin bedeli

15 Temmuz 2016’da Türkiye’de gerçekleştirilen darbe girişiminden sonra büyüdüğüm ülke olan Hollanda Amsterdam’da bir anda adeta kasvetli günler başladı. Belki icra ettiğim işlerim çerçevesinde ben daha çok hissetmiş olabilirim.

Zira sosyal güvenlik ve pedagojik formasyon çerçevesinde projeler alan ve uygulayan bir şirkette maaşlı olarak çalışıyordum. Aynı zamanda yarı maaşlı, yarı gönüllü olarak Hollanda Diyanet Vakfı’nın siyasi ayağı olan Türk İslam Kültür Dernekleri Federasyonunda hem ofis içinde hem de basın sözcüsü olarak çalışıyordum ve yine gönüllü olarak Diyanete bağlı semtimizdeki bir camide hanımlar bölümü başkanlığı yürütüyordum. Dolayısıyla icra ettiğim tüm işler çerçevesinde darbe sonrası belediye ile, bakanlık ile camilerin birlikte çalışmalar yürüttüğü çeşitli dernek, kurum ve kuruluşlarla sürekli iletişim halindeydim.

Amsterdam – Noord Semtimizin belediye başkanı tüm cami başkanları ve sorumlularını her hafta workshop adı altında belediyeye davet edip cemaatimiz hakkında bilgi istemeye başladı.

Belediye başkanımız şahsiyet olarak çok hoş, mütevazi ve misafirperver bir hanımdı. Kendimi yanında çok rahat hissederdim. Fakat, kendisine ulaşan birtakım şikayetler doğrultusunda bize sorular yöneltmeye başladı. Cemaatin durumu nasıl, herhangi bir anlaşmazlık, kavga veya husumet var mı?

Daha önce fetö-cemaatine mensup olup da onlardan ayrılan birinden aldığım duyumlara göre, fetöcüler, içlerinde bulunan herkesten belediyeye gidip şikayet mektubu bırakmalarını istemişler.

Onun içinde belediye başkanı bizi mütemadiyen davet edip, tabiri caiz ise sorguluyormuş. Zaten bize de şikayet aldıklarını söylerdi. Ve doğruluğunu sorgulardı. Ayrıca darbe girişimi de Erdoğan’ın senaryosuymuş demişti. O konuda asla taviz vermedim ve 250 vatandaşımızın şehit olmasıyla sonuçlanan bir olay senaryo olamaz. Ayrıca Gülenciler ne olacağını bildikleri için hiçbiri Türkiye ye tatile gitmediler, bu durumda senaryo kime ait sizce dedim.

Ben camimizde bu tür bir husumete hiç vakıf olmadığım için, öyle bir anlaşmazlık ya da kavga vuku bulmadığını söyledim.

Bizlerden korkularına hem vakit namazlarına hem de çocuklarını Kur’an derslerine göndermeye korkuyorlarmış. Cevabım ise şu oldu:

“Vaktiyle onların içinde olup şimdi onlarla aynı safta olmayan çok kişi var ve ben kimlerin onların yanında hala var olduğunu bilmiyorum. Kimsenin alnında şucu bucu da yazmıyor. Dolayısıyla kimse kimseyle saç başa girmiyor ve bende görmedim” demekle yetindim.

Belediye başkanı ayrıca onların semtimizde bir okul açtıklarını ve bunu Hollanda kanunlarına göre işlettiklerini belirtti. Ve işletmeye devam etmelerinin en doğal hakları olacağını vurguladı. Ayrıca semtimizde onlara ait yeni açılmış bir restoran var ve oraya da gidilmesi gerektiğini, aksi takdirde iflas konumuna gelirse yazık olacağını vurguladı. Bu duruma içten içe çok güldüm. Eğer ben normal vatandaş olarak işletme sahibi olsaydım ve iflasın eşiğinde olsaydım hiçbir belediye bana sahip çıkmazdı. Okul meselesi için ise, “İnsanlar canları yandığı için onlara güvenini kaybedip çocuklarını geri alarak tavırlarını ortaya koymuşlardır. Siz artık güvenmediğiniz bir ortama çocuğunuzu emanet eder misiniz?” diye soru yönelttim.

Sadece bizim semtte değil Amsterdam’ın her semtinde insanlar çocuklarını onların okullarından almıştı. Fakat, bu sefer de diğer okullar çocuklarımızı almayarak onları ortada bırakmıştı. Çocuklarımız uzun araştırmaların sonunda en kötü bilinen okullara kabul edilmişti. Lise sonda olan çocuklarımız ise sınav senesi olduğu için, hiçbir okula alınmayıp, onların okulunda bitirmeye mahkum edilmiş ve bu durum onların mimlenmelerine sebebiyet vermişti.

Hemen aklıma geçmişte 90’lı yıllarda okullarda hocalarımızın PKK’lıların Türkiye aleyhinde gelip onlara şikayette bulunduklarını söyledikleri ve biz Türk öğrencileri ötekileştirdikleri, kutuplaşmaya yol açtıkları gelmişti. Senaryo aynı, oyun aynı, oyuncular ve konu içeriği farklıydı sadece.

O dönemin Türkiye Büyükelçisinden Hollanda’daki fetöcülerin isimleri istenmiş. O da bir haber ajansına ait listeyi Türkiye’ye sunmuş. Fakat, fetöcüler “Büyükelçi bizleri mimledi ve hayatımız tehlikede, artık ülkemize de gidemeyeceğiz” diye şikayet etmişler. Hollanda da onlara bu konuda hak verip siz bizim ülkemizdeki ve bizim himayemizdeki vatandaşların hayatını nasıl tehlikeye atarsınız diye iyiden iyiye Erdoğan karşıtı söylemlerde bulunmaya başlamışlardı.

Diyanet imamları Türkiye’den memur olarak tayin edildikleri için, tüm imamları Erdoğan’ın müttefikleri olarak nitelendirerek, Diyanete karşı da bir önyargı hakimdi.

Bakanımız Dr. Fatma Betül Sayan Kaya Hollanda’ya gelmek istemişti. O dönem hükümet Türkiye ile yaşadığı gerginlikler neticesinde bakanımızın gelmemesi gerektiğini, Hollanda’ya alınmayacağını belirtmişti.

Buna rağmen bakanımız önce Almanya’ya, akabinde karayolu ile Hollanda’ya gelmişti. Hayatımda ilk kez Hollanda’nın atlarla ve köpeklerle durumu protesto eden vatandaşlarımıza saldırdığını izledim. Sanki savaş ilan etmeye gelmiş gibi korkuyla yapılan bir saldırıydı. Hayretler içinde kalmıştık.

Sonrasında Sosyal hizmetler Bakanı, tüm Cami, cemiyet, STK ve dernek yetkililerini bu durumu konuşmak ve cemaatlerini bir nevi dizginlemek adına davet etti. Yine 150 Diyanet camisinin şemsiye organizasyonu olarak TİKDF/TİCF ve Diyanet adına ben katıldım. Orada bizlerle hasım konumunda olan birçok kurum tarafından mimlendiğimi hissettim.

Velhasıl Diyanet mensubu olarak “sözde mimlenmişler” arasında yerimi almıştım.

Bu arada bilhassa Diyanet camileri olmak üzere camilere saldırılar olmuştu ve hükümet tarafından hiçbir güvenlik sağlanmamıştı. Halbuki Yahudi Sinagoglarına yıllardır güvenlik sağlamaktaydılar. Müslümanların canı kıymetsizdi. Hollanda yine dini özgürlükler konusunda sınıfta kalmıştı. Bana hala Camileri koruma Federasyonundan e-mail gelir.

Aynı okulda okuduğum ve yıllarca aynı okulda öğretmen olarak çalıştığım bir arkadaşım M-Plus adında parti kurmuştu ve beni de parti çalışmalarına davet etmişti. İlk parti çalışmalarına orada başladım. Daha sonra kendisi o dönem kurulan başka bir parti olan Denk partisi ile birlikte çalışmaya başladı ve üyelerini oraya devretti. Bana da bir gün birlikte çalışmaya başladığımız partiyi işaret ederek, oradan Millet Vekili adaylığı koymamı istedi. Yani benim adımı da vereceğini söyledi. O güne kadar böyle bir adaylık aklımdan bile geçmemişti. Siyasette bulunmayı hep istedim ama bunun Milletvekili adaylığı olabileceğini hiç düşünmemiştim. Kabul ettim ve başladım girişimlere.

 Bu arada, daha evvel ortak kreş işletmiştik ve orada muhasebecinin de bizi doğru yönlendirmemesi neticesinde vergi dairesi ile sorunumuz oluşmuştu. Vergi dairesi, bizden, cebimize bile girmeyen yüklü bir meblağı geri istiyordu.

Darbe sonrası 2017 Milletvekili seçimlerinde bana adaylığımı koymam için yapılan bu teklif neticesinde 3. ve son mülakatta beni geri çekilmem için ikna ettiler.

Gerekçeler arasında;

Diyanet için çalıştığımdan mecliste her zaman Erdoğan’ın sağ kolu olarak görülecektim, sürekli mücadele içinde olacak, okulda çocuklarım ve toplumda eşim yıpratılacaktı, ayrıca en büyük ayak bağım vergi dairesi ile süren anlaşmazlığımdı. Eğer vergi dairesi ile sorunun varsa vekilliğini etkiler vs. denilerek geri çekilmem sağlandı. Anlaşılan onun bilgisine de ulaşmışlardı. Ben ailemi ve çocuklarımı seçip, vergiyi de sineye çekip geri çekildim. Tüm bu olanlar içimde ukde olarak kalmıştı. Ülkemi temsilen siyaset yapmam alenen engellenmişti.

O dönem vergi dairesi, kreş için tahsis ettiği parayı geri istedi. Yüksek mahkemeye kadar gittiğimiz halde kendimizi dinletemedik. Kapılar yüzümüze kapanmıştı.

O sıralar eşimin muhasebecisi bize evimizi satmamız gerektiğini yoksa vergi dairesi elimizden alırsa hiçbir gelir elde edemeyeceğimizi söyledi. Biz de evi satmaya karar verdik. Satılık pankartını bile asamadan ertesi gün alıcı çıktı. Alıcıdan yaz tatiline kadar müsaade istedik, o da verdi. Altı ay boyunca kiralık ev aradık ve nereye baş vurduysak başarılı olamadık. Amsterdam’da ev bulmak mümkün değildi. Amsterdam çevresinde dahi bulamadık.

Sene 2017 Haziran ayı. Kasvet ve karamsarlık iyice içimize çökmüştü. Sanki Hollanda’da artık yiyecek ekmeğimiz içecek suyumuz kalmamış gibiydi. Sonunda evi de yeni sahibine devretmiştik ve hala bir evimiz yoktu. İki ay boyunca 4 çocukla sağda solda kaldık. He rşey aleyhimize işliyordu sanki. Nihayetinde eşimle galiba bu durum bize hicret etmek için bir işaret dedik ve Türkiye’ye dönme kararı aldık.

Sadece kıyafetlerimizi alarak 20 Temmuz 2017’de döndük vatanımıza. Her şerde bir hayır vardır dedik.

Büyük oğlumuz lise sondaydı ve bizimle gelmek istemedi. Onu kardeşlerime emanet ederek geride bıraktık.

Yeni bir hayat yeni bir düzen kurmak kolay olmadı.

Türkiye’ye döneli dört sene oluyor. Çok şükür biz memnunuz, ama çocuklar zaman zaman orada doğup büyümüş olmanın getirdiği olguyla özlüyorlar. Belki tekrar orada yaşarlarsa kıyas yapabilirler ve özlem duymayabilirler.

Çocuklardan anladığım kadarıyla özel okulda okuyor olmalarının da getirdiği bir gerginlikle de geri dönmek istiyorlar. Onlara yeni bir hayat sunarken, onları kaybetmemek adına adaptasyon sorunu yaşamamaları için dini eğitimlerini de alabilecekleri bir özel okula yazdırdık. Fakat bizim onlar için yüklü meblağlar ödediğimizi, öğretmenleri zaman zaman çocuklar değerlerini bilsinler de okusunlar diye, sınıf içinde örnek veriyormuş. Çocuklar da bunu kafaya takıyorlarmış. “Hollanda’da kalsaydık aynı olanaklarla devlet okulunda okuyacaktık” diyorlardı bize.

Ama, Allah yardımcımız oluyor. Çok şükür ki vergi de bizi muaf tuttu ve tazminatı da verdi. Belki Hollanda’daki olanaklarımı, evimi, arabamı, işimi, çocuklarımın bölük pörçüklüğüyle edindiği zararı karşılamasa da güzel bir meblağ. Meğer vergi dairesi bilhassa Türkler olmak üzere birçok insanı mağdur etmiş. Vergi dairesi hatasını kabul etti, Rutte-hükümeti de vergiden sorumlu olduğu için vergiyi iyi yönetemediklerini kabul ederek istifa etti. Şu anda hala Hollanda’da hükümet kurulamadı. Eski hükümet geçici olarak görevini ifa etmeye devam ediyor.

Büyüdüğüm bu ülkede çok farklılıklara tanık oldum. Yeri geldi çok takdir ettiğim yönleri oldu. Yeri geldi “ama nasıl olur bize kendilerini bu şekilde tanıtmamışlardı, bu ayrımcılık nerden çıktı” dediğim zamanlar oldu, yeri geldi “demokrasinin hakkını veriyorlar” dediğim oldu. Bazen kendi vatandaşımıza kızdığım zamanlar oldu. Bazen takdir gördüğüm oldu, bazen de ayrımcılığı hissettiğim anlar oldu. Güzel Hollandalılar da tanıdım, sinsi davrananlar da. Güzel dostluklarım ve anılarım da oldu. Sürekli çalışmaktan bıktığım anlar da oldu.

Bir zamanların Türkiye’sine dönmeyi düşünmek ne mümkündü. Başörtülü olduğum için asla rağbet görmeyeceğim ve hatta tenkit edileceğimi düşündüğüm bir Türkiye’ye dönemezdim. O dönemler ise başımdaki örtüyle değil, attığım adımlar ve başarımı baz alan bir Hollanda toplumunda yaşıyordum çünkü.

1996- 1997 yılında Sudan-Khartum’da Dünya Müslüman Kadınlar Konseyi’ne birkaç arkadaşla beraber henüz öğrenciyken Hollanda delegesi olarak katılmıştık. Orada Dr. Merve Kavakçı hanımefendi ve yanındaki Türkiye delegesi olan hanımlarla tanışma şerefine nail olmuştuk. Merve hanımın orada ne kadar dava ehli ve mütevazi olduğunu bizzat görmüşümdür. Geri döndüğümüzde aradan bir yıl geçtikten sonra, haberlerde, Merve hanımın Millet Vekili seçildiğini fakat mecliste kendisine yapılan hakaretlere maruz kaldığını izledim. Meclisten attıkları yetmiyormuş gibi bir de hazımsızlıklarından gece yatağından uyandırıp Türkiye vatandaşlığını elinden almışlardı.

28 Şubat süreci zaten herkesçe malum. O noktalara hiç değinmeyeceğim. Dolayısıyla öyle bir Türkiye’den şu anda bizlere tahsis edilen bir Türkiye’yi temin eden kişiye ben nasıl tabi olmam. Elbette tabi olmamı gerektiren nedenlerim sadece bundan ibaret de değil.

Türkiye’ye döndükten sonra da oranın pozitif ve negatif yönleriyle Türkiye’nin pozitif ve negatif yönlerini kıyasladım sürekli. Bunun örneklerini istenirse daha sonra verebiliriz. Fakat, inanın günümüzde geçmişe kıyasla çağ kapatıp çağ açmış bir Türkiye söz konusu.

Bu noktada Merhum Mehmet Akif Ersoy’un Avrupa’ya gidip de yurda döndükten sonra ona nasıl buldun Avrupa’yı sorusuna cevaben tek cümle ile Avrupa’yı özetlemesi gelir hep aklıma. “Dinleri var işimiz gibi, işleri var dinimiz gibi” diyor üstat.

Gerçekten de öyle. Avrupa’da insanlar herhangi bir dine mensup olsalar bile ateist olarak yaşarlar. Doğduğumda vaftiz edilmişim ama, şu anda inandığım bir dinim yok derler genelde.

Dolayısıyla, her şeye dünyalık bakarlar. Ahiret inancı olmadığı için bütün enerjilerini dünya hayatı ve maddiyatı için sarf ederler. Onun içinde dünya işlerini sağlam tutarlar.

Halbuki bizler de keşke ahirette Allah’a hesap vereceğimizi düşünerek işlerimizi sağlam tutsak, adımlarımızı ona göre atsak…

Velhasıl, bizim için dönüm noktası oluşturan bu olaylardan sonra artık vatanımızdayız Elhamdulillah, Vesselam.

Hümeyra GÜL.

Hümeyra kardeşimiz artık inanılmaz ayrımcı muameleyle karşılaştığı sözde demokratik Hollanda’da değil Anavatanında mutlu ve huzurlu bir hayat sürüyor. Kendisine yaşadıklarını bizimle paylaştığı için teşekkür ediyoruz. Tüm okurlarımıza selam olsun.

Sinan AKYÜZ

Devamını Oku

Gelirseniz siz de mikrofondasınız!

Gelirseniz siz de mikrofondasınız!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Teknoloji her yönüyle hayatımızın merkezine oturdu. Neredeyse 20 yıl önce aklımızın ucuna bile gelmeyen ürünler şimdi vazgeçilmezimiz oldu. Üstelik bu teknolojik ürünler yalnızca fiziki ürünler değil, aplikasyonlar, uygulamalar, sosyal medya vs.; gelecek olanlar ise hayatımızda daha büyük çığırlar açmaya gebe.

Metaverse büyük bir gürültüyle geliyor, yepyeni bir dijital evren inşa aşamasında. Facebook adını META olarak değiştiriyor. Bir süre sonra bir 3D gözlükle sanal sokaklarda arkadaşlarınızla sohbet ederek gezeceksiniz. Kısacası dijital sosyalleşme hayatımızı daha derinden etkilemeye devam edecek.

İnsanlık bu yeni ekosisteme beklenenden çok daha hızlı adapte oldu. Haliyle her şey dönüşmeye başladı. Yıllarca satın alıp okuduğumuz gazeteler dijitalleşti. Yetmedi, gazeteler ve yazarlar twiter’da haber paylaşmaya başladılar. Yazar-okuyucu arasındaki mesafeler kısaldı, muhataplık peer to peer’e dönüştü. Artık yazar yazıyor, okuyucu yorum yapıyor.

Sanatçılar geldi hayranlarıyla yazışabildi, siyasetçi geldi icraatini ve propagandasını mesafesiz takipçileriyle paylaşabildi. Herkes dijitalleşti, davranış kalıpları değişti.

Kitleler dijital dönüşümü hızlandırdı. Artık yazmak ve okumak bile yetmez oldu. Bu hıza yetişmeye çalışan twitter CEO’su Jack Dorsey, twitter üzerinde yeni bir uygulama başlattı; Spaces.

“Sohbet odaları”, bugünkü yazı konumuz işte tam da bu. Sohbet etmenin mesafe tanımayan yeni yolu. Karşılıklı etkileşmenin daha fiziksel hali.

İnsan hep kendini ifade edebilmek istemiştir. Yazı yazmak, hele ki sınırlı sayıda karakterlere düşüncelerini sıkıştırmak, herkesin harcı değil. Bu yüzden konuşmak, bir muhatapla karşılıklı sohbet etmek hep daha tercih edilir. Bu yüzden bu sohbet odaları bir anda büyük kitleler topladı. Herkes bir anda, odalarda hiç tanımadığı insanlara zihnindekileri anlatırken buldu kendini. Her şey konuşuluyordu, futbol, arkadaşlıklar, kadın erkek ilişkileri, sanat ve elbette siyaset.

Twitter bu uygulamaya başladığı anda ilk oda açanlardan biri de bendim. Önce takipçilerim daha sonra onları takip edenler derken her gece konuşmaya başladık. Hayatının hiçbir döneminde tanışma şansı bulmamış insanlar odamızda sohbet ediyordu. Amerika’dan Avusturalya’ya, İstanbul’dan Trabzon’a her yerden insanlar akın ettiler. Bir müddet sonra sohbetlerimizin ana konusu siyaset olmaya başladı. İnsanlar siyasi görüş ve iddialarını dile getirmeye başladılar. Hemen kurallar koyduk. Edep dışı konuşmamak, terörü övmemek, devlet görevlilerine hakaret etmemek kırmızı çizgilerimiz oldu. Elenenler oldu, biz yolumuza güzel insanlarla devam ettik. Sinan Akyüz’le mikrofondayız adlı sohbet odamız gün geçtikçe büyümeye ve dikkat çekmeye başladı.

Gazeteciler, akademisyenlerin geldiler ve rahatlıkla insanlarla karşılıklı fikirlerini paylaştılar. Eh haliyle siyasetçiler gelmeye başladı. Milletvekilleri, belediye başkanları, partilerin il başkanları, yurdun çeşitli yerlerinden teşkilatçılar. Yeni keşfedilmiş bir hazineydik artık. Siyasetçinin halkla yeni temas noktası olduk. Davetlerimiz oldu, geldiler ve hem kendilerini anlattılar hem de katılımcıların sorularına cevaplar verdiler. Hatta bazıları müdavimimiz bile oldu. Özellikle AK Parti’li siyaset adamlarımız sık sık odamızı ziyaret edip halkla iç içe olmaya başladılar. Siyasetçiler için bulunmaz nimetti odamız. İcraat 120 harfe sığdırılabilecek bir şey değil ki, anlatmak ister, itirazları ya da destekleri dinlemek ister. Halkta karşılığını görmek ister. Gördüler, dinlediler, anlattılar, temas ettiler. Velhasıl-ı kelam, derdi olanın derdini, fikri olanın fikrini, ”edepli zikri olanın” kendini anlatabildiği yerdir odamız.

Gelmek isteyene, duymak isteyene açıktır odamız.

Sinan Akyüz’le mikrofondayız, gelirseniz siz de mikrofondasınız!..

BEKLERİZ EFENDİM!

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

ankara escort